Necip Tosun / Süt Kokusu Öyküsü Üzerine

Necip Tosun / Süt Kokusu

Necip Tosun ↵ ve Süt Kokusu ↵

“Devrimci ve bir kopuş edebiyatçısı olabilmek… Sıradanlığa, klişelere, estetik formüllere isyan etmek, öfke duymak… Var olan çürümüşlüğü teşhis edebilmek… Mevcut yazınsal kanona başkaldırmak… İçindeki çığlığı atarken bunu kendisine ait kılmak ama okura aynı acıyı hissettirme gücüne de sahip olmak…”

Niçin?

Yazınsal yenilik için…

Öfke, İsyan, Başkaldırı

Günümüz öykücülerinden Necip Tosun‘un kaleminin eseri bu öfke, isyan, başkaldırı ve çığlık söylemleriyle değeri kanaatimce daha çok artan bir eleştiri metnini okumak; içimde sıkışıp kalmış ve nefes alamaz duruma gelmiş ruhuma çok iyi geldi doğrusu. Etrafını çepeçevre saran duvarlar bir anda eridi de yok oldu sanki ve ruhum kâinatı da kuşatan enfes bir bütünlüğe ulaştı.

Garip…

Garip de değil aslında, daha farklı bir şey… Böylesi aşkın bir hissediş, dış dünyadan ziyade kendi içime karşı verdiğim savaşı bir türlü neticelendiremeyişimin bir göstergesi olmalı. Biri benim adıma yaptı sanki ihtiyaç duyduğum bu çıkışı, hem de şiirle ya da romanla değil, bir eleştiri metniyle…

Necip Tosun

necip-tosun

Öykümüzde Yenilikçi Arayışlar↵ adlı bu metinde Necip Tosun, bir yazarın ancak kendi olmaya başladığında farklılaşmaya başlayacağını; kendine, içine, kalbine döndükçe özgünlüğe ulaşabileceğini söylüyor. İç sese odaklanmanın da edebiyatın vazgeçilmezi olduğunu belirtiyor.

Böyle düşünen bir yazar, hâliyle benim de ilgimi çekiyor. Aslında Necip Tosun‘u ilk fark edişim, öğretmen olmam hasebiyle, EBA’da yer alan ve sanatçıları tanıtmak için hazırlanmış videoları merak edip izlememle gerçekleşti. Ardından Süt Kokusu adlı öyküsünü ve eleştiri tarzında yazdığı birkaç metni okudum. Ve nihayet TRT 2’de kendisini konu alan bir programı ve farklı kişilerle, mesela Rasim Özdenören↵ le yaptığı söyleşileri de izledim.

Bu arada, söylemeden geçemeyeceğim, kendisini hep uzaktan takip edebildiğim Rasim Özdenören‘i dinlemek, yine her zamanki gibi harikuladeydi. Elbette bazı notlar da aldım onu dinlerken. Dostoyevski↵ den bahsetti biraz, hani o, ruhumun taştan taşa vurarak delice akan ırmaklarını dingin maviliklere ulaştıran muhteşem romancı…

Onu tanıdıktan sonra bir daha yakasını bırakmadım, diyor Rasim Özdenören -tıpkı benim gibi- ve devam ediyor:

Dostoyevski ve Rasim Özdenören

Dostoyevski, benim kafa yapıma çok uygun şeyler söylüyordu. Özellikle söylediği şu: Biz kendi çelişkilerimizin farkında değiliz, kendimizin düz bir istikamette gittiğini zannediyoruz. Hâlbuki o, bizim böyle olmadığımızı, dilimizle bir şey konuşurken kafamızın içinde başka şeyleri sakladığımızı gösteriyor. Onun çarpıcı yanı burada. Bizim düz ayak olmadığımızı…

Mesela Moliere‘e baktığımızda cimri cimridir, yahut sosyalist edebiyatımızda ağa ağadır, paşa paşadır, proleter proleterdir. Bunun dışında hiçbir özelliği yoktur bu kimselerin. Ağanın ağadan başka, kapitalistin zulümden başka bir özelliği yoktur; işçinin sömürülmekten başka bir özelliği yoktur. Hâlbuki o işçinin, evinde çocuğu karşısında baba rolü, karısı karşısında koca rolü, bakkalın karşısında müşteri rolü, para karşısında ihtiyaç rolü, yani her pozisyonda bir başka rolü var ama düz kafayla bakıldığında işçi işçidir ve o sömürülmeye mahkûmdur. Oysa Dostoyevski↵ bize bireyi, bireyin çelişkilerini tanıtıyor.”

Necip Tosun ve Süt Kokusu

Necip Tosun da Süt Kokusu adlı öyküsünde bireyin kendi iç gerçekliğiyle, canını yakma pahasına, buluşma anını ve “kendisine çarpmasıyla birlikte tüm biriktirdiklerinin bir bir yere saçılma” hâlini gözler önüne seriyor. Annesinin ölümünün ardından memleketine dönen öykü kahramanının “kaybolmuş gençliğini, eşsiz kederini ve unutulup gitmiş sandığı puslu zamanları” hatırlamasıyla oradan oraya savruluşunu anlatıyor. Böylece sadece hikâye anlatmakla kalmayıp bizi, sınırlarımızla ve süreğenleşmiş acılarımızla yüzleştirerek yaralarımızı da kanatıyor:

“Ne kadar hızlanırsan hızlan, hiçbir şeye yetişemeyeceksin, her şey ya senden önce ya da senden sonra olacak. Acını azaltmayacak bu hız, yüzüne vuran rüzgâr; hep yanacaksın. Gitmiş olmakla varmış olmayacaksın, hep bir şeyler eksik kalacak.

… Hayır, acıyan kalbini sakla. Unutma, o kadar derine gömülmüş ki ne kadar uzanırsan uzan, hayat boyunca acının en ucuna değemeyecek, sonunu bulamayacaksın. Hayat böyle işte, birden hiç beklemediğin bir anda elin yaranın kabuğuna değer, kanar, kanarsın.”

Bir sanatçı, işte tam da bunu yapmalı bence. Bir pazılın parçaları gibi dağılmış ve savrulmuş ruhumuza nüfuz edip onu bir güzel sarsmalı, sonra da kanayan parçaları bulup yerli yerine koyarak yeni bir anlam bütünlüğüne varmamızı sağlamalı. En önemlisi de, ruhumuzun çırpınışlarını dinginleştirecek asıl gücün, sadece ve sadece içsel mekanizmamızda olduğunu sezecek yetiye de sahip olmalı.

Artık ne varsa orada… Bunu bizden önce o anlamalı.

kitap (25)

Yazar Hakkında

YORUMLAR
  1. Derya

    Sevgili dostum burada geçen bazı cümleler ve onlara kattığın yorumlar çok mükemmel olmuş eline sağluk.Şu cümle beni uzunca bir süre düşündürdü ve galiba düşündürecek ta.Ne kadar acısada içimiz hiç bir zaman acının en ucunu göremeyecek olmak ve tabi her şey zıddıyla vardır cümlesine paralel olarak ne kadar mutlu olsak ta mutluluğunda en ucunu göremeyecek olmak Düşünüldüğünde ne kadar doğru acınında mutluluğunda sonu yok ne kadar yaşarsak yaşayalım her zaman her şeyin içinde bir şey yada bir şwyin içibdeki her şey eksik kalacak .Tamama ermek yok tabiri caizse O halde bu bitmez yarış hem kendinle hem insanlarla niye acaba😔

    • Düşüncelerinle sunduğun katkı çok anlamlı sevgili dostum. Acının ve mutluluğun dibini görememek ve bir türlü tamamlanamamanın ızdırabını çekmek… Bunlar az boz şeyler değil, bazen dayanılacak gibi de değiller.

      Ben her cevaba, vakti geldiğinde ulaşabileceğim ümidiyle nehrin akışına bıraktım kendimi kıymetli dostum.😊❤️

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir