Kürk Mantolu Madonna / Kitap Yorumu

Kürk Mantolu Madonna

Sabahattin Ali Kürk Mantolu Madonna kitap yorumu…

Edebiyat dünyasında genellikle Kuyucaklı Yusuf adlı romanıyla anılan Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna adlı eseriyle de -hatta Kuyucaklı Yusuf’tan daha çok- konuşulur hâle gelmişti yakın geçmişte. Siz de hatırlarsınız belki, eserin güzelliğinden ziyade birçok kişi yaşanan trajikomik bir olaydan bahseder olmuştu hemen her yerde.

Kitabı okumamış olanların bile okumuş gibi yapıp hakkında bir iki kelam etme mecburiyetini hissettikleri böyle bir zaman diliminde yaşanmıştı bu trajikomik olay.

Bir televizyon programında sunuculardan birinin, Kürk Mantolu Madonna adlı eserin sinema filmine uyarlanacağı haberini verdiği sırada aynı programı sunan bir diğer sunucu -habere renk katmak için olmalı, zorlama bir çabayla- kitabı okuduğunu söylemiş; kitabın, dünyaca ünlü müzisyen şarkıcı Madonna’nın hayat hikâyesini anlattığını belirttikten sonra da sinemaya uyarlanışını eleştirmeye kalkmıştı bir güzel, hatırlayın.

İzleyenler ve kitabı okuyanlar, yaşadıkları şaşkınlığı üzerlerinden henüz atamamışlardı ki rejiden kulaklığına uyarı geldiği anlaşılan diğer sunucunun, durumu kurtarmak amacıyla Kürk Mantolu Madonna‘nın 1943’te, yani şarkıcı Madonna’nın doğumundan 15 yıl önce yayımlandığını hatırlatması üzerine stüdyoda buz gibi bir hava esmişti.

Ancak ok yaydan çıkmış, yanıldığını anlayıp hatasını telafi etmeye çalışan sunucuya rağmen millet çoktan ayağa kalkmıştı bile. Bir kitabın, okunmadan yorum yapılmasını eleştiren köşe yazarlarından tutun da hazırladıkları bir yığın capsle olayın mizah yönünü ön plana çıkaran internet kullanıcılarına kadar neredeyse herkes Kürk Mantolu Madonna‘yı konuşur olmuştu.

Şimdi Kuyucaklı Yusuf‘u değil Kürk Mantolu Madonna‘yı sorun herkese, bilmeyen yoktur herhâlde.

Kürk Mantolu Madonna Neden Sevildi?

Özellikle gençler arasında neden bu kadar popüler oldu?

Merak uyandıran ismiyle sakin, derin ve sürükleyici anlatımını bir kenara bırakalım; Kürk Mantolu Madonna’nın çok sevilmesinin bence asıl sebebi, kalplere dokunabilmede gösterdiği başarıdır.

Bir sanat eserinin kalplere dokunması; ötelenen, bastırılan ya da dile getirilemeyen gizli, suskun ya da yaralanmış duygulara can suyu verdiği ve onları daha hissedilir kıldığı anlamına geliyor bana göre. Bu da bir okurun, kendi içiyle anlamlı bir bağ kurup içsel bir yolculuğa çıkabilmesini netice veriyor doğal olarak.

İşte belki en çok da budur, gençlerin Kürk Mantolu Madonna’yı neden sevdiğinin sebebi. Zira hız çağının ve kontrol edemedikleri bir dünyanın delikanlılarıydı onlar ve durup da kendi içlerine doğru yönelebilecekleri ne zamanları vardı doğrusu ne de böylesi bir içsel yönelişin gerekliliğine olan inançları.

Kolayca bulunan, değeri hiç bilinemeyen ve sabun köpüğü gibi sönen sevgilere aşinaydılar onlar. Böyle olunca da derinleştiremedikleri sevgilerini ve pamuk ipliğine bağlı ilişkilerini, karşılaştıkları en küçük engelde bile çözümsüzlüğe terk edebiliyorlardı kolayca.

Üstelik bunu yapmak hiç de sorun ve zor olmuyordu çünkü biten ilişkilerinin ardından yeni bir ilişkiyi kurmak, ilki kadar hızlı ve kolay oluyordu onlar için.

Sonuç: Kelebek ömürlü ve ne olduğunu anlayamadan biten birliktelikler ve sebebini bir türlü bilemedikleri büyük bir can sıkıntısı.

Kürk Mantolu Madonna ve Düşündüren Sorular

İşte bütün bu hızın ve kaybolmuşluğun içindeyken eksikliğini duydukları sevgiyi, vefayı ve sabrı gösterecek bir ışığı nerede görseler oraya koşacaklardı ki karşılarına Kürk Mantolu Madonna çıktı ve birçok sorunun cevabını bu basit ama dokunaklı, incecik ve okunması kolay kitabın satır aralarında buldular:

Bir ruha sahip olduğunu ve insana gerçekten yaşadığını hissettiren duygu neydi mesela?

“Muhakkak ki bütün insanların birer ruhu vardı ancak birçoğu bunun farkında değildi ve gene farkında olmadan geldikleri yere gidecekti. Bir ruh ancak bir benzerini bulduğu zaman ve bize, bizim aklımıza, hesaplarımıza danışmaya lüzum bile görmeden meydana çıkıyordu… Biz ancak o zaman sahiden yaşamaya -ruhumuzla yaşamaya- başlıyorduk.” (Kürk Mantolu Madonna)

Peki, ruhları için en lüzumlu, en kıymetli olan şeyler nelerdi?

“…ruhlarımız için en lüzumlu, en kıymetli olan şeyleri birbirimizde bulduktan sonra diğer teferruatı görmezlikten gelmek, daha doğrusu büyük bir hakikat için küçük hakikatleri feda etmek, daha insanca ve daha insaflı olmaz mıydı?” (Kürk Mantolu Madonna)

Belki de hiç düşünmemişlerdi: Önemli olan bulmak mı yoksa yılmadan aramak mı? Neyi yılmadan aramak? Neden ısrarla aramak?

“…her yerde Kürk Mantolu Madonna’yı arıyordum, bulamayacağımdan emin olsam da onu aramam gerekti…” (Kürk Mantolu Madonna)

Ya hep dillerinde olan ama hayata bir türlü geçiremedikleri duygular: Güven, vefa? Bunlar nasıl hissettirilebilirdi bir insana?

“Şimdi ben gidiyorum fakat ne zaman çağırırsan gelirim…” (Kürk Mantolu Madonna)

Herkes, deliler gibi seviyorum, diyordu da başka bir şey demiyordu. Peki, aklı başında sevemez miydi hiç kimse?

Elbette sevebilirdi.

”Seni seviyorum… deli gibi değil, gayet aklı başında olarak seviyorum…” (Kürk Mantolu Madonna)

Kürk Mantolu Madonna’nın Yazılış Hikâyesi

Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna’yı bir roman olarak tasarlar ilkin ancak bitiremeden daha, çektiği ekonomik sıkıntılardan dolayı bölüm bölüm yayımlatmak üzere bir gazeteyle anlaşmak zorunda kalır.

Eserini askerlik yaparken çadırda günü gününe yazar Sabahattin Ali ve yayıma yetiştirmek için de büyük gayret gösterir. Öyle ki attan düşüp sağ kol bileğini çatlatmış olduğunda bile tenekede ısıtılan suyun içinde dindirmeye çalıştığı acısına rağmen devam eder yazmaya. Bu çabası, Kürk Mantolu Madonna’nın 1940-1941 yılları arasında Hakikat gazetesinde Büyük Hikâye başlığı altında 48 bölüm olarak tefrika edilmesiyle sonuçlanır.

Sadece yazma aşaması değil yayımlanma aşaması da sancılı geçer Kürk Mantolu Madonna‘nın. Gazete sahibi, hikâyenin tutmadığını öne sürerek parasını ödemez mesela.

Buna çok içerleyen Sabahattin Ali,

“Yazı hayatımda ilk defa olarak yazımın tutmadığı suratıma çarpıldı. Neden? Bunu araştırmaya lüzum bile hissedilmedi… Sanatı üzerinde benim kadar titreyen ve bunu ‘talebe muvafık emtia’ hâline girmekten benim kadar kaçan bir insana eliniz titremeden roman maalesef tutmamıştır, diye yazarken ne yaptığınızın farkında mı idiniz?” diyerek sitem eder.

Toplumcu bir yazar kimliğiyle genellikle siyasi ve toplumsal konuları işleyen Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna’yı nitelikli bir hikâyeden ısmarlama bir hikâyeye dönüştürdüğü gerekçesiyle Nazım Hikmet tarafından da hedef tahtasına oturtulur:

“Ben bu kitabı hem sevdim hem kızdım. Evvela niçin kızdığımı söyleyeyim. Kitabın birinci kısmı bir harikadır. Bu kısmın kendi yolunda inkişafı yani bir küçük burjuva ailesinin iç yüzünü tahlili öyle bir haşmetle genişlemek istidadında ki insan buradan ikinci kısma geçerken elinde olmayarak yazık olmuş; bu çok orijinal, çok mükemmel başlangıç ve imkân boşuna harcanmış. Keşke bu başlangıç harcanmasaydı, diyor.”

Kürk Mantolu Madonna

Maria Puder Kimdir?

Nazım Hikmet, Kürk Mantolu Madonna‘yı hem sevdiğini hem de ona kızdığını ve eserin birinci bölümünü harika bulurken ikinci bölümünü beğenmediğini söyler. Bunu da, nitelikli bir hikâyeyle başlayan anlatının, ısmarlama bir hikâyeye dönüştürülmüş olduğu gerekçesine dayandırır.

Nazım Hikmet’in eleştiri oklarının hedefindeki bu duygusal hikâye ve hikâyenin başkahramanı Maria Puder, ısmarlama olamayacak kadar gerçektir oysaki.

Her fırsatta Kürk Mantolu Madonna için “Babamın en sevdiğim kitabı…” diyen Sabahattin Ali’nin kızı Filiz Ali, Maria Puder’in gerçek bir kişi olduğunu yıllar sonra keşfettiklerini belirtir bir röportajında:

“Bir süre önce Maria’nın gerçek bir kişi olduğunu keşfettik. Babam, bir arkadaşına hapisteyken yazdığı mektupta Alman hanıma duyduğu tutkunun hikâyesini anlatıyor.”

Sadece Sabahattin Ali değil ki…

Gerçekliği ve kurguyu sanatın büyüleyici anlatımıyla bütünleştiren ve böylece kalp yangınlarını sanatın gücüyle dindirmeye çalışan o kadar çok yazar var ki edebiyat dünyasında…

Yanmak ve yazmak…

Yanmak ve yazmak kelimeleri arasında sadece bir nüans, tek bir harf farkı var dikkatinizi çektiyse. Yanmadan yazılamayacağını ve yanmışsan yazmadan durulamayacağını işaret eder gibidir sanki.

Ve alfabetik sıraya göre de yanmak, yazmaktan önce geliyor sözlükte. Bu da yazabilmek için öncelikle ve mutlaka yanmak gerektiğini ima eder gibi.

Kürk Mantolu Madonna

Meraklı okur, kurmaca bir metin de olsa elindeki, onun gerçeklikle olan bağını çok yönlü bir sorgulamaya tabi tutmak ve eserin arka planında gerçekte neler yaşandığını bilmek ister çoğu zaman. Hâlâ hayattaysa o eserin sanatçısı, gerçekliğin boyutlarını öğrenme şeklinde ortaya çıkan bu itkisini, asıl kaynağıyla bağlantı kurarak yatıştırabilir pekâlâ. Yok, eğer hayatta değilse sanatçısı, merakını bu kez de farklı yollarla giderir.

Ben de işte böyle bir merak neticesinde öğrenmiştim Kürk Mantolu Madonna‘yla ilgili küçük birkaç bilgiyi.

Mesela Sabahattin Ali‘nin, Maria Puder‘i yirmi sekiz yaşındayken tanıdığı için kitabına “Yirmi Sekiz” ismini vermeyi düşündüğünü biliyor muydunuz? Türk Halk Bilimcisi Pertev Naili Boratav kaydetmiş bunu notlarına.

Yine aynı şekilde Sabahattin Ali’nin, bu roman için başlangıçta “Lüzumsuz Adam” ismini düşündüğünü ancak “z” ve “s” seslerinin kakofonisinden rahatsız olduğu için bundan vazgeçtiğini… Bunu da Yedi Meşale edebiyat topluluğunun kurucuları arasında yer alan ve aynı zamanda edebiyat tarihçisi olan Cevdet Kudret söylüyor.

Romanda kendisini “lüzumsuz adam” olarak gören kişi ise Raif Bey…

“…muhakkak ki dünyanın en lüzumsuz adamıydım. Hayat beni kaybetmekle hiçbir şey ziyan etmeyecekti.”

Meraklı okur bu kez de muhtemelen “Hisli bir adam olan Sabahattin Ali mi düşünmüştür bunu kendisi için acaba?” sorusunu irdeliyordur zihninde.

Kürk Mantolu Madonna’daki Ruhsal Çözümlemeler

Bir eseri değerli kılan şey nedir sizce? Sadece güzelliği mi? Yani -sadece- kendi anlam kabuğunu kırıp göklere kanat çırpan kelimelere -üstelik bir de- dans ettirebildiği için mi bir esere kıymet veririz? Yoksa anlatımındaki bu güzelliğin yanında, “olma” yolculuğunu henüz tamamlayamamış ruhlara yol arkadaşlığı yapabilecek kapasitede olup olmadığına bakarak da mı değer biçeriz?

Edebiyat duayeni Prof. Dr. Mehmet Kaplan, edebiyatta değerin sadece güzelliğe değil, derinliği ve bütün zenginliğiyle insanı ve hayatı ifade edebilme becerisine de bağlı olduğunu düşünüyor.

Mümkün mü katılmamak?

İşte, Dostoyevski↵nin eserlerindeki kadar detaylı olmasa da derinlik, isabet ve anlatım yönünden benzer değere sahip Kürk Mantolu Madonna’daki ruhsal çözümlemeler de, bir okurun ihtiyaç duyduğu bu yoldaşlığa anlamlı bir karşılık verecek nitelikte.

“Bizim mantığımızla hayatın mantığı asla birbirine uymuyor.”

diyerek enfes bir tespitte bulunur mesela.

Bu uyumu yakalayamayan insanların yalnızlığını sezdirir sonra da:

“Ben de yalnızım… Boğulacak kadar yalnızım… Hasta bir köpek kadar yalnız.”

Niçin yalnız kalsın ki bir insan? Yakınlaşmalar, birleşmeler de mi yoktur hayatta?

“Hayatta yalnız kalmanın esas olduğunu hâlâ kabul edemiyor musunuz? Bütün yakınlaşmalar, bütün birleşmeler yalancıdır. İnsanlar ancak muayyen bir hadde kadar birbirlerine sokulabilirler, üst tarafını uydururlar ve günün birinde hatalarını anlayınca yeislerinden her şeyi bırakıp kaçarlar.”

Peki, ya hepimizin kaçırdığı fırsatlar? Onlar niçin acı verir insana?

Bunun cevabı kısadır belki ama hedefin tam da kalbinden vurur:

“Bunun sebebi herhâlde ‘Bu öyle olmayabilirdi!’ düşüncesi. Yoksa insan, mukadder telakki ettiği şeyleri kabule her zaman hazır.”

Her zaman mı hazır, bu kadar kolay mı gerçekten?

Kürk Mantolu Madonna

Bir Baba, Buruk Bir Aşk Hikâyesi ve Hayata Küsen Adam

Bir insanın hayata niçin küsmüş olabileceğinin cevabını buluruz Sabahattin Ali‘nin Kürk Mantolu Madonna adlı eserindeki Raif Bey portresinde.

Türk edebiyatının önemli roman karakterlerinden biri olan Raif Bey, babasını anlatırken şunları söylüyor romanda:

“Babam benim için ‘insan’ olarak hemen hemen hiç mevcut değildi, yalnız ‘baba’ dedikleri mücerret bir mefhumun insan şeklinde görünüşüydü. Akşamları kaşlarını çatarak sessiz sedasız eve giren ve ne bizi ne annemizi hitaba layık görmeyen…”

”Hatta nedense ben akıllandığımı zannettikçe onun (babamın) nazarında daha küçülüyor gibiydim. Bu sefer benim ikide bir de ileri sürdüğüm şahsi fikirlerime ve mütalaalarıma biraz da istihfafla (küçümsemeyle) bakıyordu. Son zamanlarda her arzuma muvafakat edişi (onay vermesi), münakaşa etmeye tenezzül etmeyecek kadar bana ehemmiyet vermediğinin bir alametiydi…”

Sabahattin Ali, Raif Bey‘in, küçüklüğünden beri kendisini yalnız hissetmesine ve hayatta önüne çıkan her yeni yola adım atmaktan çekinip her yaklaşan insanı, ona fenalık etmeye geliyormuş gibi, endişe ile karşılamasına yine bu baba figürünün sebep olduğunu sezdiriyor bize.

Bir babanın yanlış tutumuyla pekişen yalnızlık, çekingenlik ve güvensizlik gibi duyguların zamanla bütün insanlara ve hayata küsmek şeklinde boyut değiştirmesini ise buruk bir aşk hikâyesine bağlıyor.

Derin Uykulardan Uyandıran Bir Aşk

Bu hikâyenin kahramanı Raif Bey, her gün aynı şekilde tıraş olan, işe giden ve akşam olduğunda da aldığı bir iki öteberiyle eve dönen, yıllardır aynı çatıyı paylaştığı ailesiyle iletişim kurmak için hiçbir çaba göstermeyen biridir:

“…ben dünyadan ziyade kafamın içinde yaşayan bir insanım… Hakiki hayatım benim için can sıkıcı bir rüyadan başka bir şey değildi.”

Hayatındaki her şeyi olduğu gibi kabullenmiş görünen Raif Bey’i “senelerden beri daldığı derin uykudan, artık yavaş yavaş alıştığı hissiz uyuşukluktan…” bir kadın, Maria Puder çekip çıkarır.

Raif Bey, ona duyduğu sevgiyi, “Sen bana dünyada başka bir hayatın da mevcut olduğunu, benim bir de ruhum bulunduğunu öğrettin.” şeklinde ifade eder.

Kendisine bu derece yakın olan bir insanla daha önce hiç karşılaşmayan Raif Bey, onu kaybetmekten korktuğu için onunla olan münasebetlerinde çoğu zaman “seyretmekte olduğu ve yakalamak istediği harikulade güzel bir kuşu küçük bir hareketiyle kaçıracağından korkan bir insan gibi” atıl kalmayı tercih eder.

Karşılaştıkları zorluklarda yapabileceği şeyler olduğu hâlde atıl ve tepkisiz kalması, Raif Bey’in -aslında kendisinin de farkında olduğu- en büyük hatalardan biridir:

“Bu hareketsizliğin, korkuya dayanan bu tereddütün daha zararlı olduğunu, insan münasebetlerinde bir noktada taş kesilmiş gibi kalınamayacağını, ileriye atılmayan her adımın insanı geriye götürdüğünü ve yaklaştırmayan anların muhakkak uzaklaştırdığını karanlık bir şekilde seziyor ve içimde sessizce yanan fakat günden güne büyüyen bir endişenin yer etmeye başladığını hissediyordum.”

Raif Bey ve Maria Puder

Romanın ilerleyen bölümlerinde Maria Puder’den ayrılmak zorunda kalan Raif Bey, duyduğu ızdırabın etkisiyle iç dünyasının kapılarını yine herkese kapatıp hiç kimsenin ulaşamayacağı bir dünya kurar kendisine ve hayata küser:

“Bir insana bir insan herhâlde yeterdi fakat o da olmayınca? Her şeyin bir hayal, aldatıcı bir rüya, tam bir vehim olduğu ortaya çıkınca ne yapılabilirdi? Bu sefer inanmak ve ümit etmek kabiliyetini ben kaybetmiştim. İçimde insanlara karşı öyle bir itimatsızlık, öyle bir acılık peyda olmuştu ki bundan zaman zaman kendim de korkuyordum. Kim olursa olsun, temasa geldiğim herkesi düşman, hiç değilse muzır bir mahlûk telakki ediyordum. Seneler geçtikçe bu his kuvvetini kaybedeceğine şiddetlendi. İnsanlara karşı duyduğum şüphe, kin derecesine çıktı. Bana yaklaşmak isteyenlerden kaçtım. Kendime en yakın bulduğum veya bulacağımı zannettiğim insanlardan en çok kaçıyordum. ‘O bile böyle yaptıktan sonra!..’ diyordum.”

“O bile böyle yaptıktan sonra…”

Raif Bey’in Maria Puder’e olan kırgınlığı, seneler geçtiği hâlde ona olan bağlılığının hâlâ değişmediğini gördükçe büyük bir infiale dönüşür:

“Dünyada bir tek insana inanmıştım. O kadar inanmıştım ki bunda aldanmış olmak, bende artık inanmak kudreti bırakmamıştı. Ona kızgın değildim. Ona kızmama, darılmama, onun aleyhinde düşünmeme imkân olmadığını hissediyordum ama bir kere kırılmıştım. Hayatta en güvendiğim insana duyduğum bu kırgınlık, âdeta bütün insanlara dağılmıştı çünkü o benim için bütün insanlığın timsaliydi. Sonra aradan seneler geçtiği hâlde, nasıl hâlâ ona bağlı olduğumu gördükçe ruhumda daha büyük bir infial duyuyordum.”

“İnsanların en kıymetlisi, en iyisi, en sevgilisi bana en büyük kötülüğü etmişti; diğerlerinden başka bir şey beklenebilir miydi? İnsanları sevmeme ve onlara tekrar yaklaşmama da imkân yoktu çünkü en inandığım, en güvendiğim insanda aldanmıştım. Başkalarına emniyet edebilir miydim?”

En inandığı, en güvendiği insanda aldanmak, sadece ızdıraba ve diğer insanlara inanmamasına değil, Raif Bey‘in hiçbir şeyden zevk almamasına da sebep olur.

Son Söz

Hem bir insanın bütün insanlara küsmesinin altında yatan psikolojik zemini çok iyi sezdiren hem de dışarıdan bakıldığında hiç kimsenin kolay kolay anlayamadığı ve kendisiyle ilgili her şeyi bildiğini zannedenlerin de aslında hiçbir şey bilmediği bir karakterin ruhsal portresini çok iyi çizen Sabahattin Ali; samimi, çok boyutlu, isabetli, açık, sakin, duru anlatımıyla Türk edebiyatına enfes bir roman kazadırmıştır doğrusu.


Kürk Mantolu Madonna Kitap Sözleri↵

kitap-sozleri (22)

Yazar Hakkında

YORUMLAR
  1. Hüsna Öztürk

    Her zamanki gibi muhteşem bir yorum… Okurken büyük keyif alıyorum eline emeğine sağlık Şule Hocam.

    • Gülsüm Şule Bayraktar

      Siz yeter ki keyif alın 🙂

  2. Derya

    Şılem henüz okumadığım bir kitap bu. Nedense okumam lazım dediğim kitaplar arasınada almamışım ama şimdi bu yazın ve yorumların bende bu kitabı okıma arzusu uyandırdı tabiki her zamanki gibi mükemmel bir çalışma yapmışsın eline sağlık

  3. Gülsüm Şule Bayraktar

    Teşekkür ederim Deryacım. 🙂
    Akıcı ve sürükleyici bir anlatımı, rahat bir okunuşu var. Roman standartlarına göre de ince bir kitap.
    İyi okumalar…

  4. Fatma Öztürk

    Çok çok beğendim ve de çok keyf aldım. İçindeki bazı çekilen çileler dikkatimi çekti. İnsan geçirdiği hayattan hatıra gelen çileler alıp götürüyor.
    Eline emeğine sağlık

    • Gülsüm Şule Bayraktar

      Yazımı okumandan ve yorum yapmandan dolayı onur duydum annecim. 🙂

  5. Esma Kuralkan

    Sevgili Şule Hocam;
    Blogunuza almaya değer buldugunuz bu eserlerle,biz avamlar,arka arkaya keyif verici romanlarla tanışırken,bu alanın Havasları diyebileceğimiz akademisyenlerde edebî eserleri masaya yatırmalarına,derinlemesine incelemelerine ciddi bir destek,ciddi bir ışık tutucu olarak görüyorum ..Bence akademisyenler,bu bloğu,güzel bir ışık tutucu çalışma olarak, talebelerine şiddetle tavsiye etmeliler..
    Işık saçmaya devam dostum !!…

    • Gülsüm Şule Bayraktar

      İnsanların işine yarayacak, az da olsa hayatlarını güzelleştirecek ya da belki de iç dünyalarını zenginleştirecek bir iş çıkarabiliyorsam eğer, bu beni çok mutlu eder. 🙂

  6. Hüsna Öztürk

    Sevgili Şule okumanın verdiği o eşsiiiz keyfi her yazında doya doya yaşıyorum teşekkür ederim . Yazar Sabahattin Ali nin eserlerinde kalplere dokunabilme başarısını gördüğün gibi bende aynı yeteneği sende görüyorum her yazının her yorumunun okuyan herkesin yüreğine dokunacak kadar özenle sevgiyle yazıldığını düşünüyor yeni yorumlarını merakla bekliyorum

  7. Gülsüm Şule Bayraktar

    Akla ve mantığa uygun bir işe kalp de iştirak ediyorsa eğer, ortaya güzel bir işin çıkması kuvvetle muhtemel bir sonuçtur.
    Bu kriterler doğrultusunda oluşturmaya çalıştığım blog, okuyucuda da bu kanaati oluşturmuşsa çok mutlu olurum. 🙂

  8. gülay doğan

    Şule’cim, teşekkürler.
    Seninle beraber bir uzun hikâye daha irdelemek oldukça haz verici.Göz alıcı ismiyle de merak uyandıran bu eser yoğun duygu incelemeleriyle bir hayli doyurucu.Eserin ana fikri ne kadar da anlamlı: Zavallı, ahmak , basit görünen nice insan gerçekte müthiş bir ruha sahip ama ne yazık ki bizler bunu anlamaktan kaçıyor ve insanı hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri sanıyoruz.
    Raif Bey’in kendisini hapsettiği ve adını “özgürlük” koyduğu sessiz sedasız dünyası bana da bir hapis değil görkemli bir özgürlük gibi geliyor.
    Annemizin yukarıda yorumlarda (😙)ifade ettiği üzere Raif Bey çilelerini hayattan bir hatıra olarak alıp götürmüş .Tıpkı herkes gibi.

    • Gülsüm Şule Bayraktar

      Gülaycım,
      Fikir üretmek ve bunu dile getirmek, zor bir işçiliktir. Ciddi emek ister. Bu emeği görmek ve takdir etmek ise basiret ve hakkaniyeti gerektirir.
      Yorumlarınla bu fikirleri bulup dikkatlere sunman ve yeni yaklaşımlarla zenginleştirmen de hem hakkaniyetin hem basiretin hem emeğin hem de bir nevi işçiliğin ta kendisidir. 🙂

  9. gülay doğan

    Canım Şule’cim,
    Senden bu sözleri duymak benim için kocaman bir onur kaynağı. Bloğunda seni doya doya içime çekebiliyorum.
    Bilirsin yaşamı irdeleyen gözlerini ve ruhunu çok beğenirim.
    Bilirsin : Sevdim seni bir kere / başkasını sevemem / deli diyorlar bana / desinler değişemem 💙

  10. Gülsüm Şule Bayraktar

    🙂 Sen hep böyle deli kal e mi, benim akıllı kardeşim… 🙂

  11. Meltem Varol

    Sevgili hocam okuduğum bir eser ama yazınızı okuduktan sonra ne kadar dikkatsiz ve ruhsuz okuduğumu anladım 🙂 bu eserin adı her geçtiğinde zihnimde sadece şu cümle canlanıyordu “hasta bir köpek gibi yalnız…” Algıda seçicilik olsa gerek 🙂
    Fakat yazınız sayesinde zihnimde daha fazla şey canlanacak emeğinize elinize sağlık…

  12. Gülsüm Şule Bayraktar

    Kendine haksızlık ediyorsun bence. Yaptığın öz eleştiriden çok titiz bir okuyucu olduğunu anlayabiliyorum. 🙂

  13. Habibe Akbulut

    Tebrik ederim. Yine harika bir inceleme olmuş.

  14. Bayram UĞUR

    ‘Bir pire için yorgan yakmak’ gibi…
    Bunun bir Hak nazarında, bir de halk nazarında değerlendirilme ihtimali var.
    Fakat kahraman için bu da pek de önemli değildir. Ya yaşamda… 🤔
    Kaleminize, yüreğinize sağlık hocam.
    Teşekkürler…

    • Ben de teşekkür ederim. 🙂

      Bazı insanlar o kadar kırılgan ve hassas bir yapıya sahiptir ki yaşadıkları bir olaya verdikleri tepkiyle bizi oldukça şaşırtabilirler.

      Yaşadıkları acının üstesinden gelmek, hiç de kolay olmaz onlar için, yıkılabilir ve tam anlamıyla perişan olabilirler.

      Böyle bir travmaya hepimiz şahit olabilir ya da böyle bir travmayı hepimiz yaşayabilir ve maalesef pire için yorganlar da yakabiliriz. 🙁

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir