Kürk Mantolu Madonna / Kitap Yorumu

Kürk Mantolu Madonna

Sabahattin Ali Kürk Mantolu Madonna kitap yorumu…

Edebiyat dünyasında genellikle Kuyucaklı Yusuf adlı romanıyla anılan Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna adlı eseriyle de -hatta Kuyucaklı Yusuf’tan daha çok- konuşulur hâle gelmişti yakın geçmişte. Siz de hatırlarsınız belki, eserin güzelliğinden ziyade birçok kişi yaşanan trajikomik bir olaydan bahseder olmuştu hemen her yerde.

Kitabı okumamış olanların bile okumuş gibi yapıp hakkında bir iki kelam etme mecburiyetini hissettikleri böyle bir zaman diliminde yaşanmıştı bu trajikomik olay.

Bir televizyon programında sunuculardan birinin, Kürk Mantolu Madonna adlı eserin sinema filmine uyarlanacağı haberini verdiği sırada aynı programı sunan bir diğer sunucu -habere renk katmak için olmalı, zorlama bir çabayla- kitabı okuduğunu söylemiş; kitabın, dünyaca ünlü müzisyen şarkıcı Madonna’nın hayat hikâyesini anlattığını belirttikten sonra da sinemaya uyarlanışını eleştirmeye kalkmıştı bir güzel, hatırlayın.

İzleyenler ve kitabı okuyanlar, yaşadıkları şaşkınlığı üzerlerinden henüz atamamışlardı ki rejiden kulaklığına uyarı geldiği anlaşılan diğer sunucunun, durumu kurtarmak amacıyla Kürk Mantolu Madonna‘nın 1943’te, yani şarkıcı Madonna’nın doğumundan 15 yıl önce yayımlandığını hatırlatması üzerine stüdyoda buz gibi bir hava esmişti.

Ancak ok yaydan çıkmış, yanıldığını anlayıp hatasını telafi etmeye çalışan sunucuya rağmen millet çoktan ayağa kalkmıştı bile. Bir kitabın, okunmadan yorum yapılmasını eleştiren köşe yazarlarından tutun da hazırladıkları bir yığın capsle olayın mizah yönünü ön plana çıkaran internet kullanıcılarına kadar neredeyse herkes Kürk Mantolu Madonna‘yı konuşur olmuştu.

Şimdi Kuyucaklı Yusuf‘u değil Kürk Mantolu Madonna‘yı sorun herkese, bilmeyen yoktur herhâlde.

Kürk Mantolu Madonna Neden Sevildi?

Özellikle gençler arasında neden bu kadar popüler oldu?

Merak uyandıran ismiyle sakin, derin ve sürükleyici anlatımını bir kenara bırakalım; Kürk Mantolu Madonna’nın çok sevilmesinin bence asıl sebebi, kalplere dokunabilmede gösterdiği başarıdır.

Bir sanat eserinin kalplere dokunması; ötelenen, bastırılan ya da dile getirilemeyen gizli, suskun ya da yaralanmış duygulara can suyu verdiği ve onları daha hissedilir kıldığı anlamına geliyor bana göre. Bu da bir okurun, kendi içiyle anlamlı bir bağ kurup içsel bir yolculuğa çıkabilmesini netice veriyor doğal olarak.

İşte belki en çok da budur, gençlerin Kürk Mantolu Madonna’yı neden sevdiğinin sebebi. Zira hız çağının ve kontrol edemedikleri bir dünyanın delikanlılarıydı onlar ve durup da kendi içlerine doğru yönelebilecekleri ne zamanları vardı doğrusu ne de böylesi bir içsel yönelişin gerekliliğine olan inançları.

Kolayca bulunan, değeri hiç bilinemeyen ve sabun köpüğü gibi sönen sevgilere aşinaydılar onlar. Böyle olunca da derinleştiremedikleri sevgilerini ve pamuk ipliğine bağlı ilişkilerini, karşılaştıkları en küçük engelde bile çözümsüzlüğe terk edebiliyorlardı kolayca.

Üstelik bunu yapmak hiç de sorun ve zor olmuyordu çünkü biten ilişkilerinin ardından yeni bir ilişkiyi kurmak, ilki kadar hızlı ve kolay oluyordu onlar için.

Sonuç: Kelebek ömürlü ve ne olduğunu anlayamadan biten birliktelikler ve sebebini bir türlü bilemedikleri büyük bir can sıkıntısı.

Kürk Mantolu Madonna ve Düşündüren Sorular

İşte bütün bu hızın ve kaybolmuşluğun içindeyken eksikliğini duydukları sevgiyi, vefayı ve sabrı gösterecek bir ışığı nerede görseler oraya koşacaklardı ki karşılarına Kürk Mantolu Madonna çıktı ve birçok sorunun cevabını bu basit ama dokunaklı, incecik ve okunması kolay kitabın satır aralarında buldular:

Bir ruha sahip olduğunu ve insana gerçekten yaşadığını hissettiren duygu neydi mesela?

“Muhakkak ki bütün insanların birer ruhu vardı ancak birçoğu bunun farkında değildi ve gene farkında olmadan geldikleri yere gidecekti. Bir ruh ancak bir benzerini bulduğu zaman ve bize, bizim aklımıza, hesaplarımıza danışmaya lüzum bile görmeden meydana çıkıyordu… Biz ancak o zaman sahiden yaşamaya -ruhumuzla yaşamaya- başlıyorduk.” (Kürk Mantolu Madonna)

Peki, ruhları için en lüzumlu, en kıymetli olan şeyler nelerdi?

“…ruhlarımız için en lüzumlu, en kıymetli olan şeyleri birbirimizde bulduktan sonra diğer teferruatı görmezlikten gelmek, daha doğrusu büyük bir hakikat için küçük hakikatleri feda etmek, daha insanca ve daha insaflı olmaz mıydı?” (Kürk Mantolu Madonna)

Belki de hiç düşünmemişlerdi: Önemli olan bulmak mı yoksa yılmadan aramak mı? Neyi yılmadan aramak? Neden ısrarla aramak?

“…her yerde Kürk Mantolu Madonna’yı arıyordum, bulamayacağımdan emin olsam da onu aramam gerekti…” (Kürk Mantolu Madonna)

Ya hep dillerinde olan ama hayata bir türlü geçiremedikleri duygular: Güven, vefa? Bunlar nasıl hissettirilebilirdi bir insana?

“Şimdi ben gidiyorum fakat ne zaman çağırırsan gelirim…” (Kürk Mantolu Madonna)

Herkes, deliler gibi seviyorum, diyordu da başka bir şey demiyordu. Peki, aklı başında sevemez miydi hiç kimse?

Elbette sevebilirdi.

”Seni seviyorum… deli gibi değil, gayet aklı başında olarak seviyorum…” (Kürk Mantolu Madonna)

Kürk Mantolu Madonna’nın Yazılış Hikâyesi

Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna’yı bir roman olarak tasarlar ilkin ancak bitiremeden daha, çektiği ekonomik sıkıntılardan dolayı bölüm bölüm yayımlatmak üzere bir gazeteyle anlaşmak zorunda kalır.

Eserini askerlik yaparken çadırda günü gününe yazar Sabahattin Ali ve yayıma yetiştirmek için de büyük gayret gösterir. Öyle ki attan düşüp sağ kol bileğini çatlatmış olduğunda bile tenekede ısıtılan suyun içinde dindirmeye çalıştığı acısına rağmen devam eder yazmaya. Bu çabası, Kürk Mantolu Madonna’nın 1940-1941 yılları arasında Hakikat gazetesinde Büyük Hikâye başlığı altında 48 bölüm olarak tefrika edilmesiyle sonuçlanır.

Sadece yazma aşaması değil yayımlanma aşaması da sancılı geçer Kürk Mantolu Madonna‘nın. Gazete sahibi, hikâyenin tutmadığını öne sürerek parasını ödemez mesela.

Buna çok içerleyen Sabahattin Ali,

“Yazı hayatımda ilk defa olarak yazımın tutmadığı suratıma çarpıldı. Neden? Bunu araştırmaya lüzum bile hissedilmedi… Sanatı üzerinde benim kadar titreyen ve bunu ‘talebe muvafık emtia’ hâline girmekten benim kadar kaçan bir insana eliniz titremeden roman maalesef tutmamıştır, diye yazarken ne yaptığınızın farkında mı idiniz?” diyerek sitem eder.

Toplumcu bir yazar kimliğiyle genellikle siyasi ve toplumsal konuları işleyen Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna’yı nitelikli bir hikâyeden ısmarlama bir hikâyeye dönüştürdüğü gerekçesiyle Nazım Hikmet tarafından da hedef tahtasına oturtulur:

“Ben bu kitabı hem sevdim hem kızdım. Evvela niçin kızdığımı söyleyeyim. Kitabın birinci kısmı bir harikadır. Bu kısmın kendi yolunda inkişafı yani bir küçük burjuva ailesinin iç yüzünü tahlili öyle bir haşmetle genişlemek istidadında ki insan buradan ikinci kısma geçerken elinde olmayarak yazık olmuş; bu çok orijinal, çok mükemmel başlangıç ve imkân boşuna harcanmış. Keşke bu başlangıç harcanmasaydı, diyor.”

Kürk Mantolu Madonna

Maria Puder Kimdir?

Nazım Hikmet, Kürk Mantolu Madonna‘yı hem sevdiğini hem de ona kızdığını ve eserin birinci bölümünü harika bulurken ikinci bölümünü beğenmediğini söyler. Bunu da, nitelikli bir hikâyeyle başlayan anlatının, ısmarlama bir hikâyeye dönüştürülmüş olduğu gerekçesine dayandırır.

Nazım Hikmet’in eleştiri oklarının hedefindeki bu duygusal hikâye ve hikâyenin başkahramanı Maria Puder, ısmarlama olamayacak kadar gerçektir oysaki.

Her fırsatta Kürk Mantolu Madonna için “Babamın en sevdiğim kitabı…” diyen Sabahattin Ali’nin kızı Filiz Ali, Maria Puder’in gerçek bir kişi olduğunu yıllar sonra keşfettiklerini belirtir bir röportajında:

“Bir süre önce Maria’nın gerçek bir kişi olduğunu keşfettik. Babam, bir arkadaşına hapisteyken yazdığı mektupta Alman hanıma duyduğu tutkunun hikâyesini anlatıyor.”

Sadece Sabahattin Ali değil ki…

Gerçekliği ve kurguyu sanatın büyüleyici anlatımıyla bütünleştiren ve böylece kalp yangınlarını sanatın gücüyle dindirmeye çalışan o kadar çok yazar var ki edebiyat dünyasında…

Yanmak ve yazmak…

Yanmak ve yazmak kelimeleri arasında sadece bir nüans, tek bir harf farkı var dikkatinizi çektiyse. Yanmadan yazılamayacağını ve yanmışsan yazmadan durulamayacağını işaret eder gibidir sanki.

Ve alfabetik sıraya göre de yanmak, yazmaktan önce geliyor sözlükte. Bu da yazabilmek için öncelikle ve mutlaka yanmak gerektiğini ima eder gibi.

Kürk Mantolu Madonna

Kürk Mantolu Madonna’nın ismiyle ilgili değişik anlatılar vardır: Türk halk bilimcisi, halk edebiyatı ve folklor araştırmacısı Pertev Naili Boratav, Sabahattin Ali’nin hikâyenin kahramanı olan kadını yirmi sekiz yaşında tanıdığından dolayı kitaba “Yirmi Sekiz” ismini vermeyi düşündüğünü söyler.

Aynı bağlamda, Yedi Meşale edebiyat topluluğunun kurucuları arasında yer alan Türk edebiyatçı ve edebiyat tarihçisi Cevdet Kudret ise Sabahattin Ali’nin bu roman için başlangıçta “Lüzumsuz Adam” ismini düşündüğünü ancak “z” ve “s” seslerinin kakofonisinden rahatsız olduğu için bundan vazgeçtiğini söyler.

Romanda kendisini “lüzumsuz adam” olarak gören kişi Raif Bey’dir.

“…muhakkak ki dünyanın en lüzumsuz adamıydım. Hayat beni kaybetmekle hiçbir şey ziyan etmeyecekti.”

Kürk Mantolu Madonna’daki Ruhsal Çözümlemeler

Kürk Mantolu Madonna’daki ruhsal çözümlemeler, Dostoyevski↵ kadar detaylı olmasa da derinlik, isabet ve anlatım yönünden benzer tadı veriyor.

Mesela günümüz insanının gitgide daha çok artan yalnızlık duygusunu irdeler:

“-Berlin’de yalnızsınız değil mi, dedi.

-Ne gibi?

-Yani yalnız işte. Kimsesiz. Ruhen yalnız. Nasıl söyleyeyim. Öyle bir hâliniz var ki…

-Anlıyorum, anlıyorum. Tamamen yalnızım ama Berlin’de değil, bütün dünyada yalnızım. Küçükten beri…”

-Ben de yalnızım,  dedi.

Bu sefer benim ellerimi kendi avuçlarının içine alarak:

-Boğulacak kadar yalnızım, diye devam etti,

-hasta bir köpek kadar yalnız.” (Kürk Mantolu Madonna)

“Hayatta yalnız kalmanın esas olduğunu hâlâ kabul edemiyor musunuz? Bütün yakınlaşmalar, bütün birleşmeler yalancıdır. İnsanlar ancak muayyen bir hadde kadar birbirlerine sokulabilirler, üst tarafını uydururlar ve günün birinde hatalarını anlayınca, yeislerinden her şeyi bırakıp kaçarlar.” (Kürk Mantolu Madonna)

Kürk Mantolu Madonna

Bir insanı gerçek yönleriyle tanımak ve anlamak çok kolay değildir.

Eğer böyle bir durum yaşıyorsak, tanımak işimize gelmiyor ve kafa yormak da istemiyorsak ne yaparız?

Ötekileştirir, kestirip atar ve kaçarız.

“Dünyanın en basit, en zavallı, hatta en ahmak adamı bile insanı hayretten hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha maliktir!..

Niçin bunu anlamaktan bu kadar kaçıyor ve insan dedikleri mahlûku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz? Niçin ilk defa gördüğümüz bir peynirin evsafı hakkında söz söylemekten kaçındığımız hâlde ilk rast geldiğimiz insan hakkında son kararımızı verip gönül rahatlığıyla öteye geçiveriyoruz?” (Kürk Mantolu Madonna)

Peki, ya olması gerekenler?

Olmaması gerekenler?

Mantığımıza göre olması gerektiğine inandıklarımızın olmaması, olmaması gerekenlerin olması…

Olması gerekenler olmadığı için yıllarca acı çeker, neden olmadığını ise ancak aradan uzun bir zaman geçtikten sonra anlarız ya da bunun tersini anlarız ya da belki de hiç anlamayız 🙂

Sabahattin Ali,

“Asıl hayat teferruattan ibarettir. Bizim mantığımızla hayatın mantığı asla birbirine uymuyor.”

sözleriyle “kabullenmiş” bir bakış açısı getirir bu meseleye.

Kaçırılan Fırsatlar…

Sonra başka bir yerde kaçırılan fırsatların insana yaşattığı ızdırabı anlatır:

Bunun sebebi herhâlde ‘Bu öyle olmayabilirdi!’ düşüncesi. Yoksa insan mukadder telakki ettiği şeyleri kabule her zaman hazır.” (Kürk Mantolu Madonna)

Kürk Mantolu Madonna

Raif Bey, Okuyucuyu Neden Kızdırıyor?

Romanın başkahramanı Raif Bey, Türk edebiyatının önemli karakterlerinden biri.

Derinlemesine analiz edilmeye değer olan bu kişilik, dışarıdan tam olarak algılanamayacak kadar farklı bir ruhsal kimliğe sahip. Her şeyi olduğu gibi kabullenmiş görüntüsünün altında, kabullendiği hayattan farklı, kimsenin ulaşamayacağı küçük özel bir dünyaya hapseder kendisini ve bu dünyada sessiz sedasız yaşamayı “özgürlük” kabul eder.

Aslında bu bir paradokstur: hapsolmak ve özgürlük…

“…ben dünyadan ziyade kafamın içinde yaşayan bir insanım Hakiki hayatım benim için can sıkıcı bir rüyadan başka bir şey değildi.” (Kürk Mantolu Madonna)

İç dünyasından farklı bir mecrada akıp giden hayatına, yapabileceği şeyler olduğu hâlde “tepkisiz” kalıp, güçlü bir duruş göstermediği için bazı okuyucuları kızdıran Raif Bey, duygularını iç dünyasına hapsetme noktasında gösterdiği tahammülle de şaşırtır.

Kürk Mantolu Madonna

Kazanmaya Çok Yakınken Kaybetmek

Raif Bey her gün aynı şekilde tıraş olur, işe gider, ev için aldığı bir iki öteberi ile eve döner, kendisiyle anlamlı hiçbir ilişki kuramamış ailesiyle aynı çatı altında yıllarca yaşar.

Kendini ifade etme isteğini de ihtiyacını da duymaz. Hayatında sadece bir kez kendisini anlayabilecek birini bulur ve ona kendini anlatır. Onu kaybedince de yıllarca o “bir kez” in hatırasıyla avunur, iç dünyasının kapılarını herkese ve her şeye kapatır, hayata küser. Tutunamayan biri olarak “yaşıyormuş gibi” yapar.

Raif Bey de bir tutunamayandır, Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar↵ romanındaki Turgut Özben gibi ya da Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur↵’undaki Mümtaz gibi. Ancak Raif Bey’le onlar arasında bir nüans vardır:

O, kazanmaya çok yakınken kaybedenlerdendir.

“Bir imkân, mevcudiyetine ihtimal vermeye bile cesaret edemediğim bir imkân, boş ve manasız akıp giden ömrümün yanına kadar sokulmuş ve sonra, birdenbire, geldiği kadar ani ve sebepsiz, çekilip gitmişti. ” (Kürk Mantolu Madonna)

anlamli-sozler-sabahattin-ali

Bu kaybedişle, “hiç”liği yaşar, “zamanın ve mesafelerin arkasına çekilir”:

“Onun şimdi bütün mesafelerin ve zamanın arkasına çekilmiş olduğunu ve oraya kimseyi bırakmayacağını seziyor ve hiç sokulmak teşebbüsünde bulunmuyordum.” (Kürk Mantolu Madonna)

Hem iş yerinde hem de aile içinde saygınlığını yitiren Raif Bey’i hiç kimse anlayamaz, onunla ilgili her şeyi bildiğini zannedenler aslında hiçbir şeyi bilmez.

Hâlbuki Raif Bey…

Kürk Mantolu Madonna’nın Ana Fikri

Sabahattin Ali, bir insanın görüntüsündeki sığlığın yanıltıcı olabileceğini Raif Bey karakterinde başarılı bir şekilde gösterir. Raif Bey görünüşte ne kadar sığ ve sıradansa ruhsal hayatında da o kadar içli ve sıra dışıdır. Bu hâliyle bir mesaj verir gibidir:

Dışarıdan bakıldığında hiçbir niteliğe sahip olmadığını zannettiğiniz hatta hor görüp küçümsediğiniz insanlar da oldukça şaşırtıcı bir ruhsal derinliğe sahip olabilir.

Sadece bu kadar da değil.

Ruh dediğimiz niteliği henüz tam bilinmeyen varlık, dünyanın rutin işleyişine apayrı bir derinlik katabilecek potansiyele sahiptir ve bunun bir sınırı yoktur.

Bir Babanın Yaşattığı Travma

Sabahattin Ali bu karakterin analizini yapabilmemiz için dikkate değer ipuçları verir bize. Bu düşündürücü ipuçlarını sizinle paylaşmak istiyorum.

Raif Bey anlatıyor:

“Babam benim için ‘insan’ olarak hemen hemen hiç mevcut değildi; yalnız ‘baba’ dedikleri mücerret bir mefhumun insan şeklinde görünüşüydü. Akşamları kaşlarını çatarak sessiz sedasız eve giren ve ne bizi ne annemizi hitaba layık görmeyen…” (Kürk Mantolu Madonna)

”Hatta nedense ben akıllandığımı zannettikçe onun nazarında daha küçülüyor gibiydim. Bu sefer benim ikide bir de ileri sürdüğüm şahsi fikirlerime ve mütalaalarıma biraz da istihfafla (küçümsemeyle) bakıyordu. Son zamanlarda her arzuma muvafakat edişi (onay vermesi), münakaşa etmeye tenezzül etmeyecek kadar bana ehemmiyet vermediğinin bir alametiydi…” (Kürk Mantolu Madonna)

“…bütün dünyada yalnızım, küçükten beri…”

Babasının yaşattığı bu travma, “küçükten beri yalnız” olduğunu hissettiği ruhunda yıllarca süren izler bırakır Raif Bey’in:

”Niçin hayatta önüme çıkan her yeni yola adım atmaktan bu kadar çekiniyor, her yaklaşan insanı, bana fenalık etmeye geliyormuş gibi, endişe ile karşılıyordum?” (Kürk Mantolu Madonna)

Raif Bey’i “senelerden beri daldığı derin uykudan, artık yavaş yavaş alıştığı hissiz uyuşukluktan…” nihayet biri kurtarır.

Kim?

Maria Puder.

“Ben de, o zamana kadarki hayatımın boşluğunu, gayesizliğini sırf böyle bir insandan mahrum oluşumda bulmaya başlamıştım.”

“Sen bana dünyada başka bir hayatın da mevcut olduğunu, benim bir de ruhum bulunduğunu öğrettin.”

Kaybetme Korkusu

“Şimdiye kadar bana bu derece yakın olan bir insana tesadüf etmediğim için, bence bütün meselelerin üstünde onu muhafaza etmek arzusu vardı. Bütün isteklerimin en son gayesi belki de ona tamamen, hiç noksansız, bütün maddi ve manevi varlığıyla sahip olmaktı fakat elde edebildiğimi de kaybetmek korkusuyla bu gayeye gözlerimi çevirmekten çekiniyor, seyretmekte olduğu ve yakalamak istediği harikulade güzel bir kuşu küçük bir hareketiyle kaçıracağından korkan bir insan gibi atıl kalıyordum.

Bu hareketsizliğin, korkuya dayanan bu tereddütün daha zararlı olduğunu, insan münasebetlerinde bir noktada taş kesilmiş gibi kalınamayacağını, ileriye atılmayan her adımın insanı geriye götürdüğünü ve yaklaştırmayan anların muhakkak uzaklaştırdığını karanlık bir şekilde seziyor ve içimde sessizce yanan fakat günden güne büyüyen bir endişenin yer etmeye başladığını hissediyordum.” (Kürk Mantolu Madonna)

Bunları yaşatan biri hayatınızdan çekildiğinde siz ne hissedersiniz?

“Bu akşam anladım ki bir insan diğer bir insana bazen hayata bağlandığından çok daha kuvvetli bağlarla sarılabilirmiş. Gene bu akşam anladım ki onu kaybettikten sonra ben dünyada ancak kof bir ceviz tanesi gibi yuvarlanıp sürüklenebilirim. ” (Kürk Mantolu Madonna)

“Bir insana bir insan herhâlde yeterdi fakat o da olmayınca? Her şeyin bir hayal, aldatıcı bir rüya, tam bir vehim olduğu ortaya çıkınca ne yapılabilirdi? Bu sefer inanmak ve ümit etmek kabiliyetini ben kaybetmiştim. İçimde insanlara karşı öyle bir itimatsızlık, öyle bir acılık peyda olmuştu ki bundan zaman zaman kendim de korkuyordum. Kim olursa olsun, temasa geldiğim herkesi düşman, hiç değilse muzır bir mahlûk telakki ediyordum.

Seneler geçtikçe bu his kuvvetini kaybedeceğine şiddetlendi. İnsanlara karşı duyduğum şüphe, kin derecesine çıktı. Bana yaklaşmak isteyenlerden kaçtım. Kendime en yakın bulduğum veya bulacağımı zannettiğim insanlardan en çok kaçıyordum. ‘O bile böyle yaptıktan sonra!..’ diyordum.” (Kürk Mantolu Madonna)

Gerçekten de bir kişiye olan kırgınlık ya da farklı bir duygu, zamanla bütün insanları kapsayacak bir hâle gelebilir mi?

Neden?

“Dünyada bir tek insana inanmıştım. O kadar inanmıştım ki bunda aldanmış olmak, bende artık inanmak kudreti bırakmamıştı. Ona kızgın değildim. Ona kızmama, darılmama, onun aleyhinde düşünmeme imkân olmadığını hissediyordum ama bir kere kırılmıştım.

Hayatta en güvendiğim insana duyduğum bu kırgınlık, adeta bütün insanlara dağılmıştı çünkü o benim için bütün insanlığın timsaliydi. Sonra aradan seneler geçtiği hâlde, nasıl hâlâ ona bağlı olduğumu gördükçe ruhumda daha büyük bir infial duyuyordum.” (Kürk Mantolu Madonna)

“İnsanlara kızmama imkân yoktu çünkü insanların en kıymetlisi, en iyisi, en sevgilisi bana en büyük kötülüğü etmişti; diğerlerinden başka bir şey beklenebilir miydi? İnsanları sevmeme ve onlara tekrar yaklaşmama da imkân yoktu çünkü en inandığım, en güvendiğim insanda aldanmıştım. Başkalarına emniyet edebilir miydim?” (Kürk Mantolu Madonna)

“Maria Puder’le tanışmadan evvelki boş, gayesiz, maksatsız günler, eskisinden çok daha ızdırap verici bir hâlde, yeniden başlamıştı. Arada bir fark vardı: Hayatın bundan ibaret olduğunu zannettiren bilgisizliğimin yerini şimdi dünyada başka türlü de yaşanabileceğini bir kere öğrenmiş olmanın azabı tutuyordu. Etrafımın artık hiç farkında değildim. Hiçbir şeyden zevk almama imkân olmadığını hissediyordum.” (Kürk Mantolu Madonna)

Roman nasıl mı bitiyor?

Elbette acıklı ve beklenmedik bir sonla…

Rutini değiştirme gücüne sahip eserler ortaya koymayı ve her zaman samimi olmayı prensip edinen Sabahattin Ali’nin kaleminden süzdüğüm diğer alıntılara aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.

Kitap Sözleri↵


Kitap Yorumları  (Türk Edebiyatı)↵

Kitap Yorumları  (Dünya Edebiyatı)↵

Kitap Sözleri  (Türk ve Dünya Edebiyatı)↵

kitap-sozleri (22)

Yazar Hakkında

YORUMLAR
  1. Hüsna Öztürk

    Her zamanki gibi muhteşem bir yorum… Okurken büyük keyif alıyorum eline emeğine sağlık Şule Hocam.

    • Gülsüm Şule Bayraktar

      Siz yeter ki keyif alın 🙂

  2. Derya

    Şılem henüz okumadığım bir kitap bu. Nedense okumam lazım dediğim kitaplar arasınada almamışım ama şimdi bu yazın ve yorumların bende bu kitabı okıma arzusu uyandırdı tabiki her zamanki gibi mükemmel bir çalışma yapmışsın eline sağlık

  3. Gülsüm Şule Bayraktar

    Teşekkür ederim Deryacım. 🙂
    Akıcı ve sürükleyici bir anlatımı, rahat bir okunuşu var. Roman standartlarına göre de ince bir kitap.
    İyi okumalar…

  4. Fatma Öztürk

    Çok çok beğendim ve de çok keyf aldım. İçindeki bazı çekilen çileler dikkatimi çekti. İnsan geçirdiği hayattan hatıra gelen çileler alıp götürüyor.
    Eline emeğine sağlık

    • Gülsüm Şule Bayraktar

      Yazımı okumandan ve yorum yapmandan dolayı onur duydum annecim. 🙂

  5. Esma Kuralkan

    Sevgili Şule Hocam;
    Blogunuza almaya değer buldugunuz bu eserlerle,biz avamlar,arka arkaya keyif verici romanlarla tanışırken,bu alanın Havasları diyebileceğimiz akademisyenlerde edebî eserleri masaya yatırmalarına,derinlemesine incelemelerine ciddi bir destek,ciddi bir ışık tutucu olarak görüyorum ..Bence akademisyenler,bu bloğu,güzel bir ışık tutucu çalışma olarak, talebelerine şiddetle tavsiye etmeliler..
    Işık saçmaya devam dostum !!…

    • Gülsüm Şule Bayraktar

      İnsanların işine yarayacak, az da olsa hayatlarını güzelleştirecek ya da belki de iç dünyalarını zenginleştirecek bir iş çıkarabiliyorsam eğer, bu beni çok mutlu eder. 🙂

  6. Hüsna Öztürk

    Sevgili Şule okumanın verdiği o eşsiiiz keyfi her yazında doya doya yaşıyorum teşekkür ederim . Yazar Sabahattin Ali nin eserlerinde kalplere dokunabilme başarısını gördüğün gibi bende aynı yeteneği sende görüyorum her yazının her yorumunun okuyan herkesin yüreğine dokunacak kadar özenle sevgiyle yazıldığını düşünüyor yeni yorumlarını merakla bekliyorum

  7. Gülsüm Şule Bayraktar

    Akla ve mantığa uygun bir işe kalp de iştirak ediyorsa eğer, ortaya güzel bir işin çıkması kuvvetle muhtemel bir sonuçtur.
    Bu kriterler doğrultusunda oluşturmaya çalıştığım blog, okuyucuda da bu kanaati oluşturmuşsa çok mutlu olurum. 🙂

  8. gülay doğan

    Şule’cim, teşekkürler.
    Seninle beraber bir uzun hikâye daha irdelemek oldukça haz verici.Göz alıcı ismiyle de merak uyandıran bu eser yoğun duygu incelemeleriyle bir hayli doyurucu.Eserin ana fikri ne kadar da anlamlı: Zavallı, ahmak , basit görünen nice insan gerçekte müthiş bir ruha sahip ama ne yazık ki bizler bunu anlamaktan kaçıyor ve insanı hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri sanıyoruz.
    Raif Bey’in kendisini hapsettiği ve adını “özgürlük” koyduğu sessiz sedasız dünyası bana da bir hapis değil görkemli bir özgürlük gibi geliyor.
    Annemizin yukarıda yorumlarda (😙)ifade ettiği üzere Raif Bey çilelerini hayattan bir hatıra olarak alıp götürmüş .Tıpkı herkes gibi.

    • Gülsüm Şule Bayraktar

      Gülaycım,
      Fikir üretmek ve bunu dile getirmek, zor bir işçiliktir. Ciddi emek ister. Bu emeği görmek ve takdir etmek ise basiret ve hakkaniyeti gerektirir.
      Yorumlarınla bu fikirleri bulup dikkatlere sunman ve yeni yaklaşımlarla zenginleştirmen de hem hakkaniyetin hem basiretin hem emeğin hem de bir nevi işçiliğin ta kendisidir. 🙂

  9. gülay doğan

    Canım Şule’cim,
    Senden bu sözleri duymak benim için kocaman bir onur kaynağı. Bloğunda seni doya doya içime çekebiliyorum.
    Bilirsin yaşamı irdeleyen gözlerini ve ruhunu çok beğenirim.
    Bilirsin : Sevdim seni bir kere / başkasını sevemem / deli diyorlar bana / desinler değişemem 💙

  10. Gülsüm Şule Bayraktar

    🙂 Sen hep böyle deli kal e mi, benim akıllı kardeşim… 🙂

  11. Meltem Varol

    Sevgili hocam okuduğum bir eser ama yazınızı okuduktan sonra ne kadar dikkatsiz ve ruhsuz okuduğumu anladım 🙂 bu eserin adı her geçtiğinde zihnimde sadece şu cümle canlanıyordu “hasta bir köpek gibi yalnız…” Algıda seçicilik olsa gerek 🙂
    Fakat yazınız sayesinde zihnimde daha fazla şey canlanacak emeğinize elinize sağlık…

  12. Gülsüm Şule Bayraktar

    Kendine haksızlık ediyorsun bence. Yaptığın öz eleştiriden çok titiz bir okuyucu olduğunu anlayabiliyorum. 🙂

  13. Habibe Akbulut

    Tebrik ederim. Yine harika bir inceleme olmuş.

  14. Bayram UĞUR

    ‘Bir pire için yorgan yakmak’ gibi…
    Bunun bir Hak nazarında, bir de halk nazarında değerlendirilme ihtimali var.
    Fakat kahraman için bu da pek de önemli değildir. Ya yaşamda… 🤔
    Kaleminize, yüreğinize sağlık hocam.
    Teşekkürler…

    • Ben de teşekkür ederim. 🙂

      Bazı insanlar o kadar kırılgan ve hassas bir yapıya sahiptir ki yaşadıkları bir olaya verdikleri tepkiyle bizi oldukça şaşırtabilirler.

      Yaşadıkları acının üstesinden gelmek, hiç de kolay olmaz onlar için, yıkılabilir ve tam anlamıyla perişan olabilirler.

      Böyle bir travmaya hepimiz şahit olabilir ya da böyle bir travmayı hepimiz yaşayabilir ve maalesef pire için yorganlar da yakabiliriz. 🙁

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir