Küçük Ağa (Yorum-İnceleme)

KÜÇÜK AĞA

Millî Eğitim Bakanlığı 100 Temel Eser↵ listesinde yer alan ve tarihî roman okumayı sevenler için isabetli bir tercih olan Küçük Ağa, Tarık Buğra‘nın en çok sevilen romanlarından, Türk edebiyatının da en önemli eserlerinden biridir.

Bu önemli eserle ilgili ben de romanın metninden hareketle bir inceleme yazısı kaleme aldım ve sonra gördüm ki kitap yorumlarımın içinde en uzunu bu yazım oldu. Uzun olduğuna bakmayın siz, eğer tarihimizi okumaya ilginiz varsa yazımı okumaktan sıkılmayacağınıza, aksine büyük keyif alacağınıza garanti verebilirim. 🙂

Küçük Ağa’nın Konusu

Küçük Ağa, Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra yaşadığı işgali, buna boyun eğmek istemeyen Anadolu insanının aradığı kurtuluş çarelerini ve Millî Mücadele Dönemi‘ni anlatıyor.

Mücadeleye katılan her kesime -özellikle de sıradan Anadolu insanına- hakkını teslim etmeye gayret eden Tarık Buğra↵ nın gösterdiği bu hassasiyet, birçok kişi tarafından takdirle ve ilgiyle karşılandı.

tarik-bugra

Çünkü romanlarında Kurtuluş Savaşı’nı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu anlatan millîci-modernist yaklaşıma sahip yazarlar, Tarık Buğra’nın aksine, küçük kasabaların dinî duyarlılığı olan, sade Anadolu insanını yıllarca görmezden geldi; onu silik, yabani ve edilgen tipler olarak yansıttı ve dinî samimiyetlerini (belki de dinî duyguları istismar edenlere destek olmak istemediklerinden) tam, doğru ve hakkaniyetli olarak değerlendiremedi.

Mesela Yakup Kadri Karaosmanoğlu↵ nun Yaban adlı romanında Anadolu insanı, neredeyse yüzüne bile bakılamayacak bir tip olarak çıktı karşımıza.

İşte,

Tarık Buğra romanında, bu insanlara mercek tutmaya çalışıyor ve bir nevi “Bu mücadelede onlar da vardı.” demek istiyor.

Bir kolunu cephede bırakıp dönen Salih‘ler…

Ölüm döşeğindeyken yetim torununa bir vatan bırakıp bırakamayacağını düşünen Ali Emmiler…

Ağzı süt kokan çocuğuyla bir başına kalan Emineler…

Onlar da vardı, zira hançer asıl onların kalbine saplanmıştı.

Hayat Ölümden Beter

Ölüm Son Kurtuluş Çaresi

“Sağlığın ve hayatın hastalıktan hatta ölümden beter olduğu hâller vardır. Biz işte öyle günler yaşıyoruz. Yunan ordusu ta kalbimize kadar dayandı. Girdiği yerde ümmet-i Muhammet, ölümü son halas çaresi sayıyor. Şimalde Pontus, şarkta Ermenistan hortlamak sevdasında. Ora halkı da inim inim inliyor.” (Küçük Ağa, Tarık Buğra)

Memleketin Hâli

“Bolu kaynarken, Düzce Bolu’dan beterken, Sivas, Samsun, Trabzon “Yardım!” diye haykırırken…” (Küçük Ağa, Tarık Buğra)

“Bir tarafta Yunan İzmir’i aldı, öbür tarafta ‘Yavaş yavaş!’
Bir tarafta Fransızlar Ermenileri silahlandırıp o canım Antep’e, o cömert Çukurova’ya saldırır, öbür tarafta ‘Yavaş yavaş!’

Bir taraftan efeler beşiği gider, bir tarafta Osmanlı pınarı gider; bir tarafta Rum çeteleri, bir tarafta Ermeni çeteleri kan, kan, boyuna kan döker, köy basar, kent basar…” (Küçük Ağa, Tarık Buğra)

“Yıkılıp yakılan köyler, kasabalar, süngülenen gebe kadınlar, içindeki cemaatle beraber, gaz dökülüp ateşe verilen camiler ve mescitler…” (Küçük Ağa, Tarık Buğra)

Memleket manzarasını okuduğunuzda, daha önce tarihî savaşların anlatıldığı bir filmi izlemişseniz eğer, yıkılmışlığı ve tükenmişliği yansıtan kareleri siz de zihninizde kolayca canlandırabilirsiniz.

Yıkılmışlık, sadece memleketin görünürdeki manzarasında değildir elbette.

Peki ya duygular?

Şehirler Gibi Duygular da Ateşe Verilir

kucuk-aga

“Harp, insanlardan ayrılamaz dedikleri taraflarından çoğunu silip süpürüp götürmüştü.

Konuşmak yok, düşünmek, hatta düşünmek bile değil de, hatırlamak, ümit etmek, hayal kurmak, ümitsizliklerle ürpermek, can korkusundan donup kalmak vardı.” (Küçük Ağa, Tarık Buğra)

“Korkmaya hakları yoktu, çünkü yalnız sokaklar değil, bütün kasaba, bütün memleket sahipsizdi. Sahibini yitirmiş, kimin sahip çıkacağı, nasıl bir sahibin çıkacağı bilinmiyordu.”

“… kanaat ve hüküm yoktu. Ne olacaktı, ne yapılabilirdi, ne yapmak lazımdı? Bunu kimse bilmiyor, hatta, belki de bilmek istemiyordu.” (Küçük Ağa, Tarık Buğra)

İstanbul Hükümetinin Tutumu

Payitaht’tan (İstanbul Hükûmetinden), işgale direnme konusunda herhangi bir çağrı gelmez, -aksine- Avrupa ve Amerika’ya güvenilmesi gerektiği belirtilir:

(Dâhiliye Nazırı Damat Ferit Paşa) Memleketin mukadderatını ancak İstanbul Hükûmeti’nin tayin edeceğini söylüyor, ‘düvel-i muazzamanın hakka uygun duygularının ve Avrupa ile Amerika‘nın itidal ve insafının emniyet ve ümit verici’ bulunduğunu iddia ediyordu.” (Küçük Ağa, Tarık Buğra)

Ancak yaşananlar, bütün bu iyi niyetli yaklaşımları boşa çıkarır:

“Damat Ferit Paşa’nın Avrupa ve Amerika’ya bu güzel tutumun laftan ibaret olduğunu görmemek için çok aptal olmak lazımdı. Genişleyen, boyuna genişleyen işgalle birlikte vahşileşen zulümlere ‘hak, hukuk, adalet, itidal, insaf’ gibi sıfatlar pek aykırı düşüyor, akıl ile alay gibi bir şey oluyordu.” (Küçük Ağa, Tarık Buğra)

Hakkın, hukukun, adaletin ve insafın hiç olmadığı böyle bir ortamda Anadolu kurtuluş çareleri aramaya başlar,

çünkü

“Bu millet köle olamaz. Cenab-ı Rabbü’l-âlemin buna izin vermez, vermemiştir, vermeyecektir.” (Küçük Ağa, Tarık Buğra)

Kıvılcımlar Çakar

Anadolu’nun her yerinde küçük de olsa bazı kıpırdanmalar başlar, kıvılcımlar çakar.

Çeşitli cemiyetler kurulur.

Aslında hepsi vatan için ayağa kalkmıştır,

ancak

“… bir türlü bir araya gelemiyorlardı. Bir araya gelmek şöyle dursun, aralarında çetin anlaşmazlıklar vardı. Neredeyse Yunan’ı bırakıp birbirlerini ilk düşman sayacaklardı.“ (Küçük Ağa, Tarık Buğra)

Roman kahramanlarından Reis Bey, Çolak Salih, Doktor Haydar, Yüzbaşı Hamdi, Ali Emmi gibi sevilen ve saygı duyulan insanlar, önce gizliden gizliye sonra da açıkça Kuvâyı Milliye güçlerinin desteklenmesi gerektiğini savunurlar.

Amaçları işgale karşı hep birlikte direnmektir.

Evlad-ı İslam’ı Kurtarmaya Can Koyanlar

Onlara göre,

“Kuvayı Milliye’nin ilk hedefi, vatanı ve Zat-ı Şahane’yi düşman baskısından kurtarmaktır… Kurtuluşumuz ancak Kuvayı Milliye sayesinde mümkündür çünkü Zat-ı Şahane’nin ve hükûmetinin eli kolu bağlıdır.

Padişahımız, Kuvva’yı açıktan açığa tutamıyorsa bunun sebebi düşmanın eline düşmüş bulunmasıdır; yoksa gönlü bizimle beraberdir.” (Küçük Ağa, Tarık Buğra)

Romanın en önemli kahramanlarından olan yaşlı Ali Emmi’ye göre tek çare direnişe destek olmaktır:

“Ne sanırdın dangalak, harp ya… Hem de cihad, cihad-ı ekber len… Aç gözünü. Tövbe estağfurullah. Serseme bak, len Yunan gelmiş Osman Gazi’nin, Yıldırım Han’ın mezerini çiğner, bununla da kalmaz adını defterden silmek ister, topumuzun din ocağına kast eder, vatanımızı elimizden almak ister. Ermenisi şarkta, Pontus’u şimalde ümmet-i Muhammet’in ırzına namusuna, canına kıyar.” (Küçük Ağa, Tarık Buğra)

“Senin ırahatın bugünlük len avanak, bugünlük. Yarın senin bacanda baykuş öter. Bi umut varsa o da Kuvva’da len, Kuvva’da! Aç gözünü, Yunan’ı, Ermeni’yi kovmaya, Pontus’u bastırmaya, evlad-ı İslam’ı kurtarmaya can koyanlar mücahit değil de kimmiş mücahit?” (Küçük Ağa, Tarık Buğra)

Osmanlı Ruhuna Sırt mı Çevriliyordu?

Yüzyıllar boyunca “Halife-i Ruy-ı Zemin” olan padişahın açtığı sancağın altında savaşa katılan halk, işgal haberlerinin gelmeye devam ettiği ve Halife’nin herhangi bir mücadele çağrısı yapmadığı böyle bir zamanda, Kuvâyı Milliye’nin verdiği mücadeleyi nasıl anlamlandıracağını ilk etapta bilemez.

Ona destek vermekle Osmanlı ruhuna sırt çevirmiş olabileceğinin tereddütünü yaşar:

Osmanlı ruhu idi bu… Bu mucizeler pınarı idi, bitmez tükenmez iman, yaratıcılık ve kudret pınarı idi. Asıl felaket bu pınara sırt çevirmek, bu pınarın gözlerine taş tıkamak değil de ne olurdu?

Osmanlı ruhu idi bu, elbette bütün engelleri aşacaktı. Ve aşması lazımdı. Onsuz bir dünya, hele onsuz bir İslam âlemi olabilir miydi?” (Küçük Ağa, Tarık Buğra)

Peki o zaman ne yapılması gerekiyordu?

“Sinirler gerilmiş, gerilmiş, gerilmişti.” (Küçük Ağa, Tarık Buğra)

“Bütün bunların çoğu, insanların kendi kendileri ile yaptıkları kavgaların sonucu idi. İnsanlar önce odalarında, yataklarında kendi nefisleri ile kavgaya tutuşmuştu. Kavganın evlerden, kırk yıllık karı kocalardan sokaklara taşması daha sonra idi.” (Küçük Ağa, Tarık Buğra)

“Doğru’yu bulmak, doğru’yu üste çıkarmak, doğru’da buluşmak ille trajediler mi isteyecekti? Doğru’nun bu yeryüzü cennetinin, doğru’da anlaşmak denilen cennetin yolu neden böyle çetindi?” (Küçük Ağa, Tarık Buğra)

Vatan elden gidiyordu…

Doğru olan, yapılması gereken neyse, o bulunup bir an önce yapılmalıydı.

Her şey darmadağınıktı.

O hâlde birlik olunmalıydı.

Konuşulmalıydı, anlatılmalıydı, ikna edilmeliydi ve belirsizlik mutlaka giderilmeliydi.

Mücadeleye önce kendimizden başlanmalıydı:

“Savaşı önce kendi kendimize karşı kazanmak zorundayız.” (Küçük Ağa, Tarık Buğra)

Birlik En Büyük Kuvvet

Nifak Mahvın Sebebi

Zaman, bir ve beraber olma zamanıydı.

Birlik, Allah’ın takdis ve siyanetine mazhar olmuş en büyük kuvvet, nifak ise mahvın sebebidir.” (Küçük Ağa, Tarık Buğra)

Ama hangi birlik?

Zira eşkıyalar da zalimler de birlik olmaktan bahseder:

“Çakırsaraylı eşkiyası da, Sarıca zalimi de, bunların benzerleri de ‘Birlik’ kurduklarını, birliğin kuvvetini, nifakın yıkıcılığını iddia etmezler mi?” (Küçük Ağa, Tarık Buğra)

Farklı birlik çağrılarının çok büyük sakıncalar doğuracağını anlayan ve gücüyle kendisini yavaş yavaş hissettirmeye başlayan Kuvayı Milliye, çözümü iki seçenekte görür:

Bu örgütleri ya kendi tarafına çekecek ya da bertaraf edecektir.

Nitekim kendi tarafına çektiği insanların sayısı günden güne artmaya başlar:

“Adana, Antep ve Maraş’tan sonra nefsi Konya da tamamen Kuvâyı Milliye’ye katılmıştı.” (Küçük Ağa, Tarık Buğra)

“Konya artık İstanbul’u tanımıyordu.”

Asıl Dava

“(Anadolu insanı) davanın üç boyutunu; vatan, millet ve tarih boyutlarını idrake başlamıştı.” (Küçük Ağa, Tarık Buğra)

“Herkes kurtuluşumuz için elinden geleni yapacak elbette. Bunun da tek yolu var: Orduyu derleyip toparlamaya uğraşanlara yardım etmek.” (Küçük Ağa, Tarık Buğra)

Kurtuluş Ordusu

Osmanlı Ordusu

“Eli silah tutanlar gider katılır, kalanlar da karınca kararınca para ve mal yardımında bulunur. Aranızda bir heyet kurun. Üç beş kuruş… bir kalıp sabun… bir çift çorap… bir çaputun bile değeri vardır. Toplayın, verin.” (Küçük Ağa, Tarık Buğra)

“Şarkta, garpta, şimalde, cenupta, köylüsü kentlisi kendi seferberliğini kendi yapıyor. Şimdi her tepede bir birliğimiz var. Yakında bunlar koca bir ordu olacak, koca bir Osmanlı Ordusu doğacak.”

Ama nasıl bir ordu?

“Kılık kıyafet desen, biri öteki gibi giyinmiş iki kişi çıkmazdı. Kimi avcı biçimi, kimi yarım ağlı, kimi tam ağlı pantolonlu, bazısı külotuna dolak sarmış, bazısı yün çorabını çekmiş, bir kısmı da çıplak ayağına çarık veya yemeni geçirmişti…

Bıyıklar, sakallar ve saç kesimleri bile ayrı ayrıydı ve kısacası, hepsi birden insanda hiç de iç açıcı, güven verici bir tesir uyandırmıyordu.”(Küçük Ağa, Tarık Buğra)

Sadece onlar mı?

“Artık yalnız eli silah tutanlar değil, beş on okka yük taşıyabilecek, bir kağnının öküzlerine embel dürtebilecek çocuklar ve kadınlar da cihada akıyordu.

Daha şimdiden isimler çıkmıştı ortaya: Kara Fatmalardan, Ayşe Onbaşılardan, Pembe Çavuşlardan bahsediliyordu. Kadınlık ilk defa şehadet ve gaza mertebelerine ermişti.” (Küçük Ağa, Tarık Buğra)

tarik-bugra

Efsanevi Bir Sabır

Bu iş çok başkadır… 

Yavaş yavaş! Ama dakikaları bile boş geçirmeden.
Yavaş yavaş! Amma en hurda imkânları, en küçük fırsatları bile değerlendirerek.
Yavaş yavaş! Amma imanı ve azmi zerre kadar yıpratmadan, zedelemeden.
Yavaş yavaş! Amma gönül birliğini gevşetmeden.
Yavaş yavaş! Amma bir süngü iken, bir tek mavzer iken, bir mitralyöz bir top olabilirim hırsına kapılmadan ve sadece en üstün süngü, en verimli mavzer olmaya bakarak.” (Küçük Ağa, Tarık Buğra)

“Bu iş efsanevi bir sabır, bir iman, bir uyanıklık, bir azim ve muhteşem bütüne alçak gönüllülükle uyma işiydi.” (Küçük Ağa, Tarık Buğra)

Dün Doğduk, Bugün Ölürüz

Ölüm, bu işin en şerefli yanıdır.

“Gün akşamlıdır devletlim; dün doğduk, bugün ölürüz. Doktor için bütün bir Osmanlı tarihinin haşmeti işte bu cümleden ibaretti ve Evliya Çelebi‘de her hadiseyi noktalayan bu söz, tarihi yaratan ruhun formülü, o ruhun ta kendisiydi.”  (Küçük Ağa, Tarık Buğra)

Anadolu, her ferdiyle “düşünen baş, inanan gönül” olur:

“Ateşe götürülürken Zer-Taç‘ın söylediği şiiri düşünüyordu. Ona ‘Tövbe et, Şah seni affedecek.’ demişler. Genç ve güzel kadın da buna şöyle cevap vermişti:
-Ben ne ateşin çektiği pervane ne de kurbanlık koyunum. Ben düşünen baş, inanan gönülüm!

Ama Zer-Taç dövüşmesini öğrenmiş, ondan sonra dövüşmüştü. Ya bu gök ekine benzeyen çocuklar?” (Küçük Ağa, Tarık Buğra)

Dövüşmeyi bile bilmeyen bu çocukların çaktığı kıvılcım, Damat Ferit Paşa tarafından tam olarak anlaşılamaz:

“Damat Ferit Paşa, kaynağı meçhul bir hırsla Kuvâyı Milliye’ye karşı çalışıyor, milleti millete karşı seferberliğe kışkırtıyordu. Para veriyor, makam ve unvan veriyor; haydutları, eşkiya çetelerini tahrik ediyor, kurtuluş hareketlerini felce uğratmak, memleketin kaderini işgal kuvvetlerinin hesaplarına teslim etmek için yapabileceği her şeyi yapıyordu.” (Küçük Ağa, Tarık Buğra)

Bu durum, Kuvâyı Milliye için çok büyük bir engel teşkil eder.

Damat Ferit Paşa

“Erzurum Kongresi, Sivas Kongresi, Kuvâyı Milliye’nin Damat Ferit Paşa Kabinesi’ni düşürmek için yaptığı uzun mücadele ve nihayet başarı: Damat Ferit Paşa’nın istifası…” (Küçük Ağa, Tarık Buğra)

Türkiye Bayrağını ve Hedefini Arıyor

“Bu arada çırılçıplak bir isim, Mustafa Kemal doğuyordu. Kuvâyı Milliyeciler bütün güçleri ile bu çıplak isimden bir efsane kişiliği yaratmaya çalışıyorlardı…

Bir yandan Mustafa Kemal’in ruh ve kafa yapısı ile çıkarıp attığı terfilerini süsleyen başarıları, öte yandan da halkın bir kahramana ihtiyacı ve Kuvâyı Milliye ön ekibinin her çeşit üstünlüğü, sonucu sağlama alacak gibi görünüyordu.” (Küçük Ağa, Tarık Buğra)

Sonucu sağlama almak için çetin bir mücadele başlar.

Artık sadece dış düşmanlar yoktur.

İçteki vatan hainlerinin de sırtı yere getirilmelidir:

“Milletin hakkı olan kurtuluş, bir siyaset oyunu yapılamazdı. Buna engel olan veya bunu geciktirmek isteyen her şey sırtı yere getirilmesi gereken düşmanın ta kendisi idi.” (Küçük Ağa, Tarık Buğra)

Peki düşman kimdi?

Vatan hainleri kimlerdi?

Kuvayı Milliye kan dökücü değildir. Kinci değildir. Aldananları ve aldatılanları hep bağışlamış, vatan davasına kazandırmıştır. Amma aldatanlar, ihanet edenlere yumuşak davranmak da onun hakkı değildir. Aldatanlara, ihanet edenlere, masum ve gafilleri ihanete sürükleyenlere yumuşak davranmak da vatana ihanettir.

Ancak her şeye rağmen hükmümüzü yalnız elebaşılara inhisar ettirip iğfal edilenlerin hayatlarını bağışlamak niyetindeyiz.” (Küçük Ağa, Tarık Buğra)

Aldananlar Kim?

Aldatanlar Kim?

Bu soruların cevabını bulmak sanıldığı kadar kolay olmaz:

“Kuvâyı Milliye’nin bir çeşit siyasi kurulu, hatta hükûmeti olan Heyet-i Temsiliye seyrek de olsa yanılanlarla yanıltmaya ve ayartmaya çalışanları birbirine karıştırıyor, böylece de yalnız haksızlık yapmakla kalmıyor, gönül kırgınlıkları da doğuruyordu.” (Küçük Ağa, Tarık Buğra)

Masum halkı aldatıp ihanete sürükleyenlere yumuşak davranmayı vatana ihanet kabul eden Heyet-i Temsiliyye, yanılanları ve aldatılanları da tekrar vatan davasına kazandırmayı amaçlamış olsa da doğruluğu şüphe uyandıran bazı uygulamalar, insanların vicdanlarında derin yaralar açar.

İdamlar başlar.

“Tellal çıkartıp alınan kararlar ahaliye belediye meydanının ortasında halka duyurulur:

Din ve kan kardeşlerimizin malı, ırzı ve namusu ve iş güç huzuru Kuvâyı Milliye’nin teminatı altındadır. Her kim ki buna karşı durur, hâline, vaktine ve unvanına bakılmadan, bilâ merhamet idam olunacaktır.” (Küçük Ağa, Tarık Buğra)

Kara Ali, Müftü ve Pehlivan için idam kararı verilir.

Kara Ali ve Pehlivan değil de Müftü için verilen idam kararı, infiale yol açar:

“Amma siz kim oluyorsunuz da Müftü Efendi gibi bir zatı asabiliyorsunuz. Kuvvetinizden başka neyiniz var, deyin bana!.. Onun padişahımız, halifemiz hazretlerini sevip saymaktan başka ne günahı varmış? Deyin bakalım!..” (Küçük Ağa, Tarık Buğra)

Neden hain oldukları halka anlatıldıktan sonra Kara Ali, Müftü ve Pehlivan, Akşehir’de, belediye meydanında, halkın önünde asılır.

Sadece onlar değil.

Vur!

“İşte böyle sisli bir Heyet-i Temsiliyye Fuat Paşa‘dan İstanbullu Hoca üzerine de ‘vur emri’ gelir.” (Küçük Ağa, Tarık Buğra)

Gerekçe açıktır:

İstanbullu Hoca’nın vaazları Kuvayı Milliye ilkelerine ters düşmüştür. Hoca her fırsatta Padişah‘a bağlılıktan bahseder, oysa Kuvayı Milliye padişahlık yerine yeni bir yönetim kurmak amacını gütmektedir.

Anadolu insanı bu emir karşısında şaşkınlığa düşer:

“Dinç mi dinç, genç mi genç bir beden, eşine çok az rastlanır bir kafa… Evleneli yıl olmamış, bugün yarın çocuk bekleyen bir adam! Türkse Türk, hem de en katıksızından; Müslümansa Müslüman, hem de en inanmış ve en bileninden!” (Küçük Ağa, Tarık Buğra)

Yüzbaşı Nazım, Yüzbaşı Hamdi, Doktor Haydar; İstanbullu Hoca’yı öldürme emrini görüşürler.

İstanbullu Hoca?

İstanbullu Hoca

İstanbullu Hoca (asıl adı Mehmet Reşit Efendi), 1918’de İstanbul’da Fatih Medresesinde öğrenciyken verdiği vaazlarla dikkat çeker ve 1919’da gönderildiği Akşehir’de bilgisi, görgüsü, kültürü ve davranışlarıyla sayılan, övülen, hayranlık ve bağlılık duyulan biri olur. Bir süre sonra da Emine’yle evlenir.

Vatanına ve Osmanlı Padişahı’na son derece bağlı biri olarak Kuvây-ı Milliyecilerin ve önderleri Haydar Bey’in karşısında yer alır önce. Onları vatana ihanetle suçlar.

Bunun üzerine Ankara’da İstanbullu Hoca için “vur emri” çıkarılır. Hoca kaçar, Çakırsaraylı çetesine sığınır. Burada Küçük Ağa olur. Çerkez Ethem’in ortanca kardeşi Tevfik Bey’in çetesinde bir müfrezenin başına geçer.

Ancak içi rahat değildir. Vatanını o da çok sever çünkü.

Vatan ise tehlikededir:

“Karar vermenin bu kadar şart olduğu, bu şartın herkes için aynı kesinliği taşıdığı bir devir daha görülmemişti.” (Küçük Ağa, Tarık Buğra)

“Hareket şart değildi, şart olan bu karardı. Çünkü artık bir cümle, bir soru, bir cevap, hatta bir susuş veya sadece bir bakış bile mavzere davranmaktan, tetiğe parmak atmaktan farksızdı.” (Küçük Ağa, Tarık Buğra)

Dramatik Muhasabe

İnanç dünyasıyla bütünleştirdiği için büyük bir sadakat ve güvenle bağlı olduğu Payitaht’tan kolay kolay vazgeçemez.

Hoca‘nın bu oldukça dramatik muhasebesinde, ne çare ki ağır basan daima Yıldız Sarayı idi. İçinde son bir tereddüt vardı:

-Acaba gönlüm beni aldatıyor mu?” (Küçük Ağa, Tarık Buğra)

Kalbinin sesine tam olarak güvenemediği gibi kurtuluş mücadelesinden sonra neler yapabileceği konusunda da Kuvâyı Milliye‘ye güvenemez:

“… Kuvâyı Milliye’nin kurtuluşu başardığını farz ediyordu. Peki sonra ne olacaktı? Bu kadar büyük bir zaferin kumandanları ve siyasetçileri ‘İşimiz bitti, hadi eyvallah!’ diye çekip gidecekler miydi?

Hoca her şeyden çok bu soruya takılıp kalıyordu. Ona göre ‘zafer’ sahibine teslim edilmeyecekti. Ortaya yeni efendiler çıkacaktı. Düzen alt üst olacaktı. Sofra başındaki kavga hiçbir savaş yenilişinin veremeyeceği zararı verecekti.” (Küçük Ağa, Tarık Buğra)

“Hoca vatanını da milletini de en azından kendisi kadar seviyor, kurtuluşa giden tek yolu tıpkı kendisi gibi bütün gücüyle arıyordu.” (Küçük Ağa, Tarık Buğra)

İstanbullu Hoca‘nın bu kritik muhasebesi bütün yoğunluğuyla devam ederken Akşehir‘den Salih, Kuvâyı Milliye tarafından İstanbullu Hoca’yı bulup Kuvva’ya teslim etmekle görevlendirilir.

Bulur nihayet.

Hoca’ya silahını uzatır ve:

“Ya beni vur ya da gel mücadelemize katıl ağam.”

der.

İstanbullu Hoca’dan Küçük Ağa’ya

İstanbullu Hoca, isteseydi, Küçük Ağa olacak yerde, pekâlâ İstanbul‘a geçebilir, bunu da kolaylıkla yapabilirdi. O zaman ölüm tehlikeleri, yokluklar ve sefalet yerine, asıl bütün bunlardan beter olan büyük hasretler yerine, rahat ve varlıklı bir hayat sürebilirdi. Zira karısı ile çocuğunu İstanbul’a, yanına aldırması mesele olmayacaktı.

Fakat İstanbullu Hoca bu yolu tutmamış, nefsini değil vatanını düşünmüştü. Buna, en parlak ve en değerli ifadesi ile ‘Nefsini feda etmişti.’ demek gerekirdi.” (Küçük Ağa, Tarık Buğra)

İstanbullu Hoca artık mücadelenin tam ortasındadır.

Hoca’nın mücadele saflarında yerini almasında kuşkusuz Salih’in de etkisi büyüktür.

Peki Salih kimdir?

Çolak Salih

Tek kolunu Birinci Dünya Savaşı’nda kaybederek Akşehir’e dönen Salih…

Bu dönüş, onun için başlangıçta hiç de iyi olmaz, davranışları halkın tepkisini çeker:

“Cumayı bile kılmaz oldu. O bir yana, büyük küçük kimseye sokulmaz; yalnız meyhaneci Ligor’un oğlu Niko ile düşer kalkar… Namaz yok, niyaz yok, amma rakıya, şaraba gelince iç babam iç; kaç kere sokaklara yıkıldı. Anası evlere şenlik, bir tuhaf oldu. Salih ona da aldırmaz.” (Küçük Ağa, Tarık Buğra).

Durumu bundan ibarettir.

Ancak romanın ilerleyen bölümlerinde bambaşka bir kimlikle çıkar karşımıza Çolak Salih:

“Çocukluk arkadaşı Niko‘nun Pontus Devleti hülyası peşinde, hiçbir Osmanlı’nın aklına sığmayacak bir ırkçılıkla silaha sarılışı, bedeni gibi ruhu da çökmüş Çolak Salih’ten bir savaş kahramanı yaratmış, Salih’i savaşsız yaşamaktan korkar hâle getirmişti. Salih şimdi yalnız ve yalnız Niko ile hesaplaşmak için yaşıyordu ve Osmanlı ülkesinde şimdi binlerce ve binlerce Salih vardı.” (Küçük Ağa, Tarık Buğra)

Kibre ve Kine Ram Olmak

Çerkez Ethem

İstanbullu Hoca namıdiğer Küçük Ağa, Salih’le birlikte Çerkez Ethem’in kardeşi Tevfik Bey’in çetesine katılır.

Çerkez Ethem ve kardeşleri millî mücadelede işgallere karşı çok önemli roller üstlenirler. Ancak daha sonra düzenli ordu ve İsmet Paşa’nın emri altına girmek söz konusu olunca da zıt bir tavır takınarak Kuvva’ya ve Ankara’ya karşı isyan bayrağı açarlar.

“Başlarda vatan ve millet için yeri tutulmaz hizmetler vermiş, cephede büyük başarılar göstermiş, fakat düzenli orduya geçme kararı alındığında tamamen zıt fikirleri benimsemiş ve zararlı olmuş bir çete reisi.” (Küçük Ağa, Tarık Buğra)

“Onlara göre, koca bir ölüm kalım savaşının merkezi, mihveri kendileri idi. Her şey kendilerinden başlıyor, kendilerinde bitiyordu. En iyi siyasetçi kendileri, en iyi kurmay kendileri idi. Zira vatanı, milleti en çok seven kendileri idi…

Ve onlar olmasa, vatan çoktan elden giderdi. Çete reislerinin çoğu işte bu durumda ve böyle düşünmekte idi.” (Küçük Ağa, Tarık Buğra)

Gözlerini kibir, kin ve hırsın bürüdüğü bu insanların tuttuğu yolun yanlışlığını fark eden Küçük Ağa, onları bu yoldan döndürmek için planlar kurar. Onun asıl amacı Çerkez Ethem ve kardeşlerini Kuvva’ya karşı cephe almaktan vazgeçirmek olmasa bile olası bir isyan hâlinde güçlerini zayıflatmaktır.

Başarır.

Yurdun her köşesinden sevindirici haberler gelmeye başlar.

Zafer artık Türk milletinindir.

Zaferden Sonra

Zafer kazanılmıştır ama her şey burada bitmez.

Bazı soruların cevaba, bazı meselelerin de çözümlenmeye ihtiyacı vardır:

“Aynı dinden, aynı kandan olanların birbirlerine yaptıklarına, yapmakta olduklarına ve yapmadan yapamayacak olduklarına ne demeli?” (Küçük Ağa, Tarık Buğra)

Asıl Savaş

“Ama asıl acısı, memleket hâlâ uyanamayanlarla doluydu. Nitekim kavga, işte sürüp gidiyor, bünyenin kendi kendini kemirişi bitmiyordu.” (Küçük Ağa, Tarık Buğra)

İktidar çekişmeleri büyük tehdit oluşturur.

“…Midecilerle budalalar gerçek vatanseverlerin, kötüler iyilerin karşısına zaferden sonra geçecekti. Asıl savaş da işte bu idi.” (Küçük Ağa, Tarık Buğra)

Ankara

Asıl savaş ve Ankara…

İktidar çekişmeleri…

Başarılarından haberdar olunan Küçük Ağa, Ankara‘ya davet edilir.

Tarık Buğra bu bölümde Ankara’yı bir kitap deposuna benzetir.

Gerçekten harika bir benzetmedir bu…

Tasnifi Yapılmamış Kitap Deposu

kucuk-aga

Ankara bugün için tasnifi yapılmamış bir kitap deposuna benzetilebilirdi, karmakarışık bir yığınak hâlindeydi.

İnsanlar, insanlar, insanlar vardı; bunlar da ani bir göçten sonra bir salona doldurulmuş kitapları andırıyorlardı. Aralarında şaheserler bulunuyor; bilgi ve usul verenleri, yardımcıları, fakat aynı zamanda da pek beyhudeleri, hatta pek zararlıları da bulunuyordu.

En faydalısının belki de bir cildi bu köşede, öteki cildi bambaşka bir köşedeydi. Aralarında fasikülleri bile oraya buraya sıkışmışları olabilirdi. Ve asıl önemlisi hiçbiri bulunması gereken yerde değildi. O onun, o da berikinin yerini almıştı. Bu şunun yanında olacak iken, gidip kendisiyle ilgisi ilişiği gösterilemeyecek birinin altına girmişti.

Kısaca söylemek gerekirse, bu durumuyla ona bir değer biçmek güçten de fazla bir şeydi; insana imkânsız geliyordu.” (Küçük Ağa, Tarık Buğra)

Karmakarışık bir yığınak hâline gelen Ankara’nın işi çok zordur.

Özellikle de zaferi kazananların…

İtici, Kırıcı, Ayırıcı Olunmamalıydı

Her şeyden önemlisi zaferi kazananların itici, kırıcı, ayırıcı olmaması gerekliydi.

“Haklı davaların adamları itici, ayırıcı, kırıcı olmasalardı, çağların adları çok daha başka, çok daha güzel olurdu.” (Küçük Ağa, Tarık Buğra)

Ancak fikir ayrılıkları, zamanla can düşmanlığına kadar gider:

“Vatanın bahtı adına onlar Mustafa Kemal‘e, Mustafa Kemal de onlara mahkûm denecek kadar muhtaçtı. Ama -Küçük Ağa, bunca düşünceden sonra- artık iyice biliyordu, kopacaklardı birbirlerinden… üstelik… can yoldaşı iken can düşmanı olarak!” (Küçük Ağa, Tarık Buğra)

Kendi Acısıyla Baş Başa

İşgal, mücadele, zafer, iktidar çekişmeleri, karmaşa derken, bütün bu hengâmeden sonra Küçük Ağa, artık kendi kendisiyle baş başa kalmıştır.

Kendi acısıyla baş başa…

Çok sevdiği Emine’yi ve çocuğunu özlemiştir.

Akşehir’e gider.

Ancak kendisinin öldüğüne dair yalan haberlerin gelmesi üzerine, sahipsiz kalmasın diye, Emine’nin bir başkasıyla evlendirildiğini, hasta ve ölmek üzere olduğunu öğrenir.

Yıkılır.

İstanbullu Hoca için mutluluk artık sadece hatıralardadır.

Roman aşağıdaki sözlerle biter:

“Devirler geçecek, hayranlıklar görecek, düşmanlıklar görecek, varlığı da yokluğu da bütün unsurları ile tadacak, fakat mutluluğu sadece bir hatıra olarak tanıyacaktı: Tıpkı bulutlar ardındaki bir güneş gibi hüzün, hüzün, yığın yığın hüzün tüllerinin ardında; hüzün, mutluluğunun ikinci adıydı artık.” (Küçük Ağa, Tarık Buğra)

 

Romanın geniş özetine buradan↵ ulaşabilirsiniz.


Yorum yapmadan geçmeyin!


Kitap Yorumları  (Türk Edebiyatı)  Tıklayınız↵

Kitap Yorumları  (Dünya Edebiyatı)  Tıklayınız↵

Kitap Sözleri  (Türk ve Dünya Edebiyatı)  Tıklayınız↵    

Yazar Hakkında

YORUMLAR
  1. Binnur Albayrak

    Kurtuluş savaşını en güzel anlatan romanlardan biridir Küçük Ağa. Kurtuluş savaşından sonra cumhuriyet döneminde ortaya çıkmış halkı hakir gören lünpen tavırlı ekabirine karşı halkın içinden geçen ve ruh dünyasını bize anlatan tasvirleri gerçekten güzel. Okuduğum zamanlarda etkilendiğim ve tarih okumalarına ve yakın dönem siyasi tarihi merak etmeme sebep olan bu eseri güzel ve can alıcı noktalarından yakalamışsın canım. Emeğine sağlık..

    • Gülsüm Şule Bayraktar

      Senin gibi bir kitap dostundan ve iyi bir okuyucudan “güzel ve can alıcı noktalarından yakalamışsın” iltifatını duymak çok hoş doğrusu. 🙂

      Tarih elbette birinci kaynaklardan, tarih kitaplarından okunmalı. Ancak oralarda hiç olmayan, sadece roman sayfalarında bulabileceğimiz şeyler olduğu da yadsınamaz bir gerçek.

  2. Gülten Kuralkan Ekşi

    Çok etkileyici, düşündürücü, iç muhasebeye iten bir yazı olmuş teyzecim eline yüreğine sağlık,
    Geçmişte yaşanılan bu zorlu mücadelelerin kattığı şuur, tecrübe, uyanıklık, azim, kararlılık gibi güzel hasletlerin bugünümüze ve geleceğimize ışık tutması, aydınlığına aydınlık katması duasıyla.. 💗

    • Gülsüm Şule Bayraktar

      Düşündürmeye ve iç muhasebeye vesile olmuşsam bu beni çok mutlu eder. 🙂

      Duanda belirttiğin şeyler çok önemli. O yüzden yürekten, binlerce kez âmin diyorum.

  3. Dilek Aras

    Her zamanki gibi yine harika olmuş Şule’cim emeğine yüreğine sağlık …Öğrencilik yıllarımda okuduğum bu eser ,kurtuluş mücadelesini ,Andolu insanının o yıllardaki durumunu bütün çıplaklığıyla ortaya koyması bakımından gençlerimiz tarafından mutlaka okunması gereken bir yapıt.Senin kaleminden nokta atışı yaptığın kısımlar, gerçekten kitabı tekrar hatırlamama vesile oldu ve içinde bulunduğumuz zaman diliminde de eserin mesajlarının önemli olduğunu görmemizi sağladı. Tekrar teşekkürler …

    • Gülsüm Şule Bayraktar

      Teşekkür ederim Dilekcim, 🙂
      Hem tarihî olayları hem de içinde bulunduğumuz zaman dilimini, hem başkalarını hem de kendimizi daha iyi anlamak istiyorsak “sanat”ı -özellikle de edebiyatı- mutlaka değerlendirmeye almalıyız. Araya sıkışmış, görülememiş, gözden kaçmış ya da görmezden gelinmiş ne varsa insana dair, her şey orada çünkü.

  4. Gülay doğan

    Çok teşekkürler.
    İyi, özenli bir kitap değerlendirmesi daha. Doğruyu bulmanın sanıldığı, istendiği kadar kolay olmadığını görüyoruz. İnsan olmanın yükünün çetinliği var karşımızda. Bir kere daha idrak ediyoruz ki niyetlerimiz şahane olsa bile doğruyu tanıyabilmek için daha aşkın bir şeylere, çok ciddi bir teyakkuza, basirete ihtiyacımız var.
    Zaferler; ciddi ama çok ciddi ruh ıstırapları, düşünce çileleri, hayatların nefislerin feda edilişi ardında.
    Güzel emeğin için sana, bu emeğine vesile olan Yakışıklılar Yakışıklısı Karizmatik Yeğenim Halit’e teşekkürler.

    • Gülsüm Şule Bayraktar

      İşte edebiyatı bu yüzden çok seviyorum sevgili kardeşim.

      Sen de edebiyat eğitimi aldın ve sen de yıllarca edebiyat öğretmenliği yaptın, bilirsin:
      Edebiyatın, mesela bir romanın anlattığı şey sadece basit bir olay örgüsü değildir. Nitelikli ve edebî bir eserin satır aralarında, hayat ve insanla ilgili oldukça derin analizler; psikoloji, sosyoloji, felsefe ve tarih gibi birçok bilimsel alana kaynaklık edebilecek değerde derin tespitler var. Yorumunda belirttiğin hususlar bu dediğime en güzel örnek… 🙂

  5. M.Sinan Öztürk

    Emeğine sağlık cann.Etkilenmemek mümkün değil.Öyle bi üslubun varki kendini o kahramanlarda aramamakda mümkün değil.Kendimi Çolak Salih’de buldum ben : ) .Hep var ol hep yaz İnşallah….

    • Gülsüm Şule Bayraktar

      Çolak Salih romanın en önemli kahramanlarından.
      Silahını hiç korkmadan İstanbullu Hoca’ya verip “Ya beni vur ya da gel mücadelemize katıl ağam!” diyecek kadar da mert bir insan. 🙂

  6. Kadriye Ertürk

    Fikir işçiliği en zor işlerden biri bence. Emek isteyen titiz çalışma gerektiren bir iş. Ve sen bu işi gerçekten mükemmel yapıyorsun canım benim.

    • Gülsüm Şule Bayraktar

      Kıymetli arkadaşım,
      Zihnimde hep çok iyi bir edebiyat öğretmeni olarak yer ettin.
      Hâlâ öylesin…
      Beğenilerin benim için özel bir anlama sahip.
      Teşekkür ederim. 🙂

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir