Jurnal (Kitap Yorumu)

JURNAL

(1. CİLT)

Okuduğumuz kitaplar bize bir şeyler katmalı mutlaka. Bazen de sarsmalı, beynimizi zonklatmalı. Gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki Cemil Meriç‘in Jurnal‘i tam da böyle bir eser.

Ele aldığı her şeyi -en başta kendisini- bir otopsi masasındaymış gibi ve hiç acımadan didik didik eden bir kalemin eseri.

Dil, tarih, edebiyat, felsefe ve sosyoloji olmak üzere sosyal bilimlerin birçok alanında -dünya çapında- araştırma yapmış ve eserler vermiş ciddi bir mütefekkirin düşünce deposu.

Bir insanın -değil bir başkasına- kendisine bile itiraf edemediği ve ruhunun en kuytu köşelerine hapsettiği duygularını ve düşüncelerini, hiçbir maskenin altına gizlemeden anlattığı çok özel notları.

cemil-meric-jurnal

Jurnal, kendi iç özgürlüğünü -âdeta- haykıran bir kalbin, “Hayata zincirliyiz kollarımızdan, zaaflarımızdan çiviliyiz.” diyerek zaaflarının da ötesine sıçramaya çalışan bir zihnin feryadı.

Cemil Meriç, Jurnal’in içinde yer alan günlüklerini ve mektuplarını, hiç kimse tarafından okunmayacağından emin ve basılacağını da düşünmeden yazdı.

Peki o hâlde neden yayımlandı?

Neden kamuoyuna mal oldu?

Bunun cevabını Cemil Meriç’in kızı, Prof. Dr. Ümit Meriç veriyor:

“(…) Yayınları, Cemil Meriç’in bir sigara kâğıdı üstüne dahi olsa yazılmış olan her cümlesini basmak istediği için, Jurnaller’in basımı konusu, kardeşim ile benim aramda bir tartışmaya yol açtı.

Ben, ağabeyime, babamın rızası olmayacağını, çünkü basılmasını düşünerek bunları yazdırmadığını ve bunların, bir ailenin saygıdeğer evrakı gibi, kuşaktan kuşağa aktarılan bir hatırası olarak saklanması gerektiğini söyledim.

Ağabeyim de dedi ki, ‘Eğer böyle düşünüyorsan, ben sana Jurnaller’in olduğu dosyayı vereyim, sen bunu bir naylon torbaya koy…’ (O zaman Göztepe’de oturuyoruz. Her sabah Kadıköy’den Karaköy’e vapurla geçiyorum.) ‘Torbaya da birkaç tane tuğla ya da ağaç koy, vapur Haydarpaşa açıklarından geçerken arkasından torbayı denize bırak!’ dedi.

O zaman, ‘Ben bunu da yapamam’ dedim. ‘O hâlde basılacak!’ dedi ve Jurnaller bu şekilde kamuoyuna mal oldu.”

Keskin, hırçın, cesur, sarsıcı, sert, romantik…

Jurnal’i okurken zaman zaman beynimin karıncalandığını ve kanımdaki adrenalin seviyesinin hızla yükseldiğini söylemem gerekiyor.

38 yaşında gözlerini kaybeden babasının, henüz 8 yaşındayken “gözü” olan ve bunu 32 yıl sürdüren kızı Ümit Meriç bile, benimle bu konuda aynı duyguları paylaşıyorsa -Jurnal’in nasıl bir eser olduğu konusunda- varın gerisini siz düşünün:

“(Jurnal) Tashihleri için bana da geliyordu. Fakültedeki odamda okurken, böyle kendime hâkim olamayıp zaman zaman ‘Aaa!’ deyip elimle ağzımı kapattığımı, ‘Eyvah!’ deyip iki yanağıma elimle vurduğumu da hatırlıyorum. Ama Jurnaller çıktı.” (Prof. Dr. Ümit Meriç)

“İrfan mektebinin muallimi, hakikat adamı, kendisini sevmeyenleri bile kendine tiryaki ettiren, 20. yy. Türk düşünce hayatının en parlak yıldızı” olarak tanımlanan Cemil Meriç, Jurnal’de yer alan günlüklerini, 38 yaşındayken gözlerini kaybettikten sonra tutturmaya başlar.

Günlüklerin toplandığı Jurnal’in birinci cildi 1955-1965 yıllarını, ikinci cildi ise 1966-1983 yıllarını kapsar ve kesintilere uğrasa da yazımı yaklaşık 28 yıl sürer.

Her iki cilt, günlüklerin yanında, Meriç’in zaman zaman dostları ve evli iken sevdiği başka kadın olan Lamia Hanım için yazdırdığı -karısının ve kızının da bildiği- mektuplardan oluşur.

“Bu kitap, fırtınaya tutulan o yolcunun, içine kafasındaki bütün ışığı doldurup, dalgalara fırlattığı şişe! Denize atılan şişe, hangi sahilde, hangi bahtiyar tarafından bulunacak?” (Jurnal, Cemil Meriç)

Jurnal, zengin bir düşünce deposu

“Yazar ve hocayım. Başlıca işim düşünmek ve düşündüklerimi cemiyete sunmaktır.”

diyen ve her fırsatta düşünmenin ne kadar önemli bir eylem olduğunu belirten bir yazarın notlarından oluşan Jurnal, âdeta bir düşünce deposudur.

jurnal-cemil-meric--

Cemil Meriç’teki bu düşünce haysiyeti, yıllarca süren ve gözleri görme yeteneğini kaybettikten sonra bile devam eden olağanüstü bir emeğe ve on iki ciltlik Cemil Meriç külliyatına dönüşür.

“Gece gündüz okurdu. Bu yüzden gözlerinin gücünü her geçen gün biraz daha yitirirdi. Ne var ki o buna hiç aldırmazdı. Odasından masanın üstüne sandalyesini koyar, kendisi de sandalyeye çıkar ve kitabını ampule 30 cm uzaklıkta okurdu.

Bunu, elektrik ampulünü aşağı kadar iletecek kordona verecek parası olmadığı için yapardı. Parasız oluşunun sebebi, eline geçen parayı kitaplara yatırmasıydı.” (Salah Birsel, Kahveler Kitabı)

cemil-meric (1)

Nevi şahsına münhasır bir düşünür…

Cemil Meriç, hayatı boyunca hiç kimsenin takipçisi ya da emir kulu olmaz. Hiçbir merkezden talimat almaz. Hem Türk kültürünü ve manevi değerlerini özümser hem de Doğu ve Batı edebiyatı ve felsefesine derinlemesine nüfuz eder.

Farklı birçok düşünce disiplininden faydalanır ve bütün bunlardan edindiği entelektüel birikimle alışılmadık sentezlere ulaşır.

Cemil Meriç’in farklı düşünce disiplinlerinden faydalanması ve bunları ifade ederken gösterdiği cesareti, yaşadığı dönemin kutuplaşmaya müsait ortamına pek uymadığı için, bazı çevrelerce değişik sıfatlarla anılmasına sebep olur.

Materyalist midir, sosyalist mi?

Kafalardaki bu tür soru işaretlerini,

“Ben hiç bir zaman sosyalist olmadım. Bilhassa materyalist hiç olmadım.”

diyerek giderir.

Marksist mi, sağcı mı, yoksa solcu mu?

Bu soruya da kızı Prof. Dr. Ümit Meriç, 2016 yılında kendisiyle yapılan bir röportajda cevap verir:

umit-meric-cemil-meric

“Babam Cemil Meriç, 20. yüzyıl Türk düşüncesinin en geniş ufuklu çehrelerinden biridir. 20. yüzyıl Türkçesinin zirvelerinden biridir. Babamı sol ve sağ kesimden herkes sevdi. Çünkü o, namuslu bir aydındı.

Babama sağcı demek çok yanlış olur, bu ona dar gelir. Solcu demek de yeterli değil. İnsana ve emeğe saygısından ötürü ‘solcu’, tarihimizin ortaya çıkardığı insan tipi açısından da ‘sağcı’ydı diyebiliriz.

Babam yöntem olarak sonuna kadar Marksist’ti. Ama bu, babamın, ölürken son söz olarak ‘Sevgilim Muhammed’ demesine mani olmadı.”

Böylece Cemil Meriç’in, inanç noktasında İslam’ı, düşünce tekniği olarak da Marksizm’i benimsediği, kızının da ağzından teyit edilmiş olur.

“Düşünce, şüpheyle başlar. Düşünce, tezatlarıyla bütündür. Zıt fikirlere kulaklarımızı tıkamak, kendimizi hataya mahkûm etmek değil midir?”

diyen Cemil Meriç’e göre Türk insanı, “papağan Batıcılık” dâhil birçok tehlikeli cereyandan, diyalektik adı verilen bu düşünce tekniği sayesinde kurtulabilir:

“Marksizm de dışardan gelen bütün ideolojiler gibi bir felâket kaynağı olmuştur. Çünkü çocuklarımız hazırlıksızdılar ama Marksizm şuurlanmamıza da yardım etmiştir.

Evet, Türk insanı, papağan Batıcılıktan gerçek Batıcılığa Marksizmin sayesinde geçebilmiştir. Batı’dan icazet almadıkça Batı’yı tenkit edemezdik. Marksizm bize bu icazeti verdi.

Yani şuurumuza takılan zincirleri kırdı ve Avrupa büyüsünü bozdu.” (Mağaradakiler, Cemil Meriç)

Araf’ta kalmış yalnız bir yazar…

Cemil Meriç, doğrusu, aradığını tam olarak hiçbir yerde bulamaz ve her kesimin eleştirilecek bir değil birçok yönünü tespit eder:

“Sevebileceklerim (sosyalistler) dilsiz, dilimi konuşanlarla (sağcılar) konuşacak lakırdım yok.”

Batı düşmanı mıdır?

Cemil Meriç, Batı düşmanı değildir ama Avrupalı olmak gayesiyle mazisinden utanan ve Asya’yı bir “cüzzamlılar diyarı” olarak gören Türk aydınının da tam olarak karşısındadır.

Avrupa… Hangi Avrupa? Bu senin Avrupa’n, kusmuk ve kazurat kokan bir domuz ahırı. Ahırını Avrupa sanan bedbaht.” (Jurnal, Cemil Meriç)

“Ne Batı’yı tanıyoruz ne Doğu’yu. En az tanıdığımızsa kendimiziz. Biz Müslümanlığından, Doğululuğundan, tarihinden, Türklüğünden utanan şuursuz bir yığın hâline geldik.

Bütün Kur’an’ları yaksak, bütün camileri yıksak Batılının gözünde Haçlı Seferleri’nin yalın kılıç tekbir getiren askerleriyiz.”

Türk-İslam medeniyeti ahlaka, feragate dayanan bir medeniyet. Gerçekleştirdiği değerler edebiyattan da, felsefeden de, ilimden de muazzez. Ben bu mazlum medeniyetin sesi olmak istiyorum. Korumak istediğim şaheser, insanın kendisi.

Tarihine vecitle eğildiğim bu büyük, bu gerçek, bu mert insanı, Osmanlı yaratmış ve yaşatmış. Kendini tanımak, irfanın ilk merhalesi. Düşünenin görevi insanından kopan, tarihini unutan ve yolunu şaşıran aydınları irşada çalışmak: Kızmadan, usanmadan irşat. Gerçek sanat ayırmaz, birleştirir.”

Osmanlı kusursuz muydu?

Osmanlı mertti Cemil Meriç’e göre ama hayati öneme sahip hataları da vardı.

“İçki içmeyeceksin, domuz yemeyeceksin, zina yapmayacaksın. Osmanlı bunların hepsini yaptı. Ama gizlenerek, korkarak ve şuuru yaralandıkça yaralandı. Hayır uyuzlaştı. İkiyüzlü bir hayvan oldu Osmanlı. Tanrı’yı ve kulu aldatan bir panayır göz bağcısı. Elinde tesbih, evinde oğlan, dudağında dua.

Biz de öyle değil miyiz? Değişen ne? Herkes Atatürk’e sövüyor ve Atatürkçü. Demokrasiye inanan yok. Herkes demokrat.” (Jurnal, Cemil Meriç)

Onun ölçüsü: namuslu olmak

Kendisini,

“Hayatını Türk irfanına adayan münzevi ve mütecessis bir fikir işçisi.”

olarak niteleyen Cemil Meriç için en önemli şeylerden biri “fikir namusu”dur.

“Bu memlekette sağcı-solcu, ilerici-gerici yoktur. Bu memlekette namuslular ve namussuzlar vardır. Siz namuslulardan olun.”

Fikrî namusunu hayatı boyunca korumaya çalışan Cemil Meriç, bunu başaran ender şahsiyetlerden biridir. Onun amacı bellidir:

“Amacım, yazarı okuyucudan ayıran bütün engelleri yıkmak, sesimi bütün hiziplere duyurmak. Şuurun, tarihin, ilmin sesini.

Öyle bir ifade yaratmak istiyorum ki Türk insanının uyuşan şuuruna bir alev, mızrak gibi saplansın. Sanatla düşünceyi kaynaştıran İsrafil’in suru kadar heybetli bir dil.”

Sonuç

Sonuç olarak şunları söyleyebilirim:

Siz de, şuurunuza alevden bir mızrak saplamak, “benliğinin diktatörlüğünden kurtulma”ya ve hakikati büyük bir samimiyetle bulmaya çalışan birinin zihin ve ruh gelişimine ortak olmak;

bu manevi mücadelede yaşadığı korkuların, buhranların, sorgulamaların, toplumla hesaplaşmaların, heyecanların izini sürmek

ve

Cemil Meriç’i düşünce ve edebiyat adamlığının yanında bir de  farklı yönleriyle –mesela zaaflarıyla- daha yakından tanımak istiyorsanız Jurnal’i mutlaka okumalısınız. 🙂


Jurnal’den derlediğim Kitap Sözleri ↵ size eser hakkında anlamlı bir fikir verecektir diye düşünüyorum. Bakmadan geçmeyin!


🤔Meraklısı için bir not: Daha çok Jurnal 2’de yer alan ve Lamia Hanım için yazılmış mektuplar, eseri bambaşka bir boyuta taşıyor. Cemil Meriç’te görmeye alışkın olduğumuz o ciddi ve sert anlatım, birdenbire bambaşka bir renge bürünüyor ve kendisini ilginçleştiriyor. Bu mektuplardan aldığım bazı kesitlere buradan↵ ulaşabilirsiniz.

🤔Meraklısı için bir not daha: Ümit Meriç‘in, babası ile Lamia Hanım arasındaki duygusal ilişkiye dair söylediği sözleri de buradan ↵ okuyabilirsiniz.


Yorum yapmadan geçmeyin !!!


Kitap Yorumları  (Türk Edebiyatı)  Tıklayınız↵

Kitap Yorumları  (Dünya Edebiyatı)  Tıklayınız↵

Kitap Sözleri  (Türk ve Dünya Edebiyatı)  Tıklayınız↵

Yazar Hakkında

YORUMLAR
  1. cihat demirsoy

    Evet JURNAL, Cemil Meriç’in duygu birikimi, acziyeti, isyanı ve acıları… kimi zaman bir çığlık kimi zaman kendi yara kabuklarına sessizce sığınımı. Defalarca okunması gereken bir kitap. üslubu benzemez kimseye. uzun cümlelere ihtiyacı da yoktur. düşüncesini ifade edeceği kelimeyi yakalar ve meramını bir çığlık gibi duyurur. Ciddi bir mütefekkirdir, tek işi düşünmek. düşünmek ve haykırmak. değeri okundukça anlaşılır. ne o, ne bu… eserleri cemil meriçin kimliğidir.

    • Ve böyle mütefekkirlere olan ihtiyacımız ise ne kadar fazla.

      Cemil Meriç, Türk irfanı için âdeta kendi ruhunu, kalbini, zihnini ya da belki de her şeyini vakfetmiş biridir.

      Okunmak üzere yazmadığı günlüklerinin bile, bir gün birileri tarafından değerlendirilebileceği ümidini taşır.

      “Bu kitap, fırtınaya tutulan o yolcunun, içine kafasındaki bütün ışığı doldurup, dalgalara fırlattığı şişe! Denize atılan şişe, hangi sahilde, hangi bahtiyar tarafından bulunacak?” der Jurnal’de.

      Cemil Meriç’le ilgili yaptığınız tespitlere katılmamak mümkün değil.

      “Yara kabuklarına sessizce sığınım…”
      çok naif bir ifade…

      Teşekkür ederim hocam.

  2. Mustafa Öztürk

    Okudukça büyük bir zevk aldim emeğine sağlik

  3. Teşekkür ederim…
    Ben de düşünceleri, duyguları ve bunların harmanlandığı edebiyatı sizinle paylaşmaktan zevk alıyorum.

  4. Sema Akan

    Okudum ve çok beğendim. Teşekkürler.

  5. Kadriye Ertürk

    “Cemil Meriç okumak, oruç tutmak gibidir. Oruçta vücut sarsıldığı gibi Meriç okuyanın da fikri, ruhu sarsılır. Sonrası ise bir ferahlık ve vuzuh.” Bir zamanlar okuduğum bir yazıdaki Cemil Meriçle ilgili bu sözleri senin yazındaki benzer tespitlerle birleştirince gerçekten çok dolu çok yoğun çok farklı bir edebiyat adamı çıkıyor karşımıza. Yüreğine emeğine sağlık Şulecim.

    • Teşekkür ederim. Bu emeği seninle değerlendirmek çok güzel… 💐

      Sözdeki benzetme oldukça isabetli olmuş. 👍Tabuları yıkan tespitleri, algıları alt üst eden dili, kültürel birikimi ve samimiyeti Cemil Meriç’i sıra dışı bir kimliğe büründürüyor. Oruç gibi önce sarsıyor; sonra aydınlığa, feraha ulaştırıyor. Çok güzel. 👌

  6. Esma kuralkan

    Yunanistan’dan göç edip Hatay’a yerleşen bir ailenin çocuğu olan Cemil Meriç o sıralarda Hatay’da mesken tutmuş Fransızların idaresindeki okuldan mezun olup o dönemde yerel basında yazıları çıkmış Batılıların kısmen içinde olmasına rağmen çoook haklı olarak Türk aydınının batılılaşmaya olan tutkusunu çok yoz bulmuştur,
    ‘Batı karşısındaki tutumumuz, patronunun ilaç şişesini gizlice içmeye çalışan uşak gibidir ‘ ifadesi nazarımda çok güzel bir tesbittir

    • Maşallah, araştırmacı yönünüzü yine çok iyi konuşturmuşsunuz Esma Hanım. 😊

      Cemil Meriç, Batılılaşma ile ilgili dikkate değer tespitlerde bulunuyor gerçekten.
      Seçtiğiniz ifade de bunlardan biri.

      Onun ezber bozan, idrakleri alt üst eden daha bir yığın tespiti var. En çok da Batı’yı kendisine ilah seçenlere fırlatıyor oklarını.
      İşte bunlardan biri:
      “Avrupa… Hangi Avrupa? Bu senin Avrupa’n, kusmuk ve kazurat kokan bir domuz ahırı. Ahırını Avrupa sanan bedbaht.”

  7. Esma Kuralkan

    Evet Şule Hnmcm,
    Aynen….
    Ve bence bu tesbitleri ile birazda o dönemin kendilerini aydın gibi gören Atilla İlhan’larına, Cumhuriyet gazetesi yazarlarına atıfta bulunuyor

  8. Cemil Meriç, Attila İlhan ve Batılılaşma…

    Cemil Meriç ve Attila İlhan aynı dönemde yaşamış iki yazar.
    Birbirleriyle mektuplaşmış, hatta yazılarında birbirlerinin düşüncelerini değerlendirmişler. Bazen red, bazen de kabul etmişler.

    Cemil Meriç ile Atilla İlhan’ın ortak bazı özellikleri var:
    Her ikisi de ülkemizde Batı medeniyetini en iyi bilen yazarların başında geliyor.
    Ve her iki yazar da ülkemizdeki Batılılaşma hareketi konusunda oldukça muzdariptir.

    Ortak noktaları var ama farklı yönleri de çok.

    Cemil Meriç ile Attila İlhan arasındaki düşünce farkı, sahip oldukları zihniyetten kaynaklanır:

    Cemil Meriç, Doğu-İslam medeniyetine olan bağlılığını her fırsatta vurgulayan antiemperyalist bir zihniyete sahip.

    Attila İlhan da antiemperyalist biri ama benimsediği dünya görüşü Atatürkçü-Troçkist bir nitelikte.

    Attila İlhan, Batılılışma konusundaki düşüncelerini Cumhuriyet gazetesinde yazar:

    “Cumhuriyet’in en büyük talihsizliği, yeni rejimin üst yapısını oluşturması gereken aydın kadroların, maalesef Osmanlı döneminde yetişmiş, dolayısıyla birer Tanzimat ‘alafrangası’ olmaları, ‘inkılabı’ ‘taklitçiliğe’ dönüştürerek, bir güzel ‘yozlaştırmaları’ idi.
    Hâlâ onun belasını çekiyoruz.”
    Attila İlhan, Cumhuriyet 05.12.2003

    Görüldüğü gibi o da Batı’nın taklit edilmesinden yakınır ve yine Cumhuriyet dönemindeki aydınların yozlaşmış fikirlerinden rahatsızlık duyar.

    Cemil Meriç, Attila İlhan’ın Batılılaşma konusundaki bazı tespitlerini onayladığını, Umrandan Uygarlığa adlı eserinde şöyle belirtiyor:

    “Hatalarımızın altını çiziyor İlhan: ‘Bir kere yaptığımız Batılılaşmak değildi, ikincisi Batı bizim sandığımız gibi değildi, üçüncüsü Batı’nın ulaştığı yer özenilecek bir yer değildi.’ Bu şahane tespitlere bazı müdahaleler yapalım:
    Yaptığımız Batılılaşmak değildi, çünkü Batılılaşamazdık. Bir medeniyetin başka medeniyete istihale edemeyeceği (dönüşemeyeceği), Danilevski’den beri bir kaziye-i muhkeme (kesin hüküm).
    Batı bizim sandığımız gibi değildi, iddiasına gelince hem doğru hem yanlış. Biz kimiz? Âtıf Efendi mi, Sadullah Paşa mı, Fuat Paşa mı… Emin Bülent mi, Celal Nuri mi, Abdullah Cevdet mi?
    Üçüncü cümle, ‘Batılıperestler’e ithaf olunur, mahza hakikattir.”
    (Cemil Meriç, Umrandan Uygarlığa)

    Cemil Meriç, yine aynı eserinde bu kez Attila İlhan’ı hangi noktalardan eleştirdiğini de izah etmeye çalışır:

    “İlhan, çağdaşlaşmak ‘sorununu’, ‘çağdaş yöntemlerle ulusal uygarlık bileşimi yaratmak’ diye alıyor. Çağdaş yöntem ne demek kuzum? Başka bir medeniyetin hazırladığı, başka bir medeniyetin hâkimiyet kurmasına yarayan karanlık güçlerin bütünü değil mi?
    Bu yöntemler, ülkeden ülkeye aktarılabilir mi? Çok titiz, çok sabırlı bir ayıklamadan geçirilmeleri, ehlileştirilmeleri gerekmez mi?
    ‘Ulusal uygarlık’ ağacına nasıl aşılayacağız bu yöntemleri? İki yüz yıldan beri aşılamaya çalışmıyor muyuz?
    Çağdaşlaşmak, belli tedaileri (çağrışımları) olan bir kelime. Cıvık, sinsi, kaypak.”
    (Umrandan Uygarlığa, Cemil Meriç)

    Kısacası her iki yazar da yıllardır kanayan kültürel yaramızın farkına varmış ancak farklı pencerelerden baktıkları için farklı çözüm önerileri getirmişlerdir.

  9. Sema Akan

    Farklı pencerelerden baksalar da ,çözüm önerileri getirmişler…herkes kendi doğrusunu yazmalı…:))

    • Evet, bence de. 🙂
      Herkesin kendi doğrusunu ifade edebilmesi farklı bakış açılarının olduğunu, farklı bakış açıları ise kültürel zenginliği gösterir.
      Teşekkürler Sema Hanım…

  10. M. Cem Coşkuner

    Merhaba. Güzel ve değerli bir çalışma. Okuma fırsatı beni bahtiyar etti. Teşekkür ederim.
    Selamlar ve hürmetler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir