İçimizdeki Şeytan (Kitap Yorumu)

İçimizdeki Şeytan

İçimizdeki Şeytan kitap yorumu…

“Hayat beni sıkıyor, dedi. Her şey beni sıkıyor. Mektep, profesörler, dersler, arkadaşlar… Hele kızlar… Hepsi beni sıkıyor… Hem de kusturacak kadar…” 

(İçimizdeki Şeytan, Sabahattin Ali, s.14)

İçinde bulunduğu dünyanın dar, kendisini sıkıştıran ve özündeki cevherin tam olarak açığa çıkmasına izin vermeyen kalıplarından kurtulmaya çalışsa da insan, nefes aldığı süre boyunca kalıcı, tam ve gerçek bir mutluluğa eremeyeceğini er ya da geç anlayacaktır. Hayata ve insana dair daha birçok gerçeklikle beraber bu hazin gerçeği de okuruna sezdirmeyi başaran İçimizdeki Şeytan, Türk edebiyatını derinden etkilemeye bugün de devam eden Sabahattin Ali↵ nin, 1940 yılında yayımlanmış ikinci romanı. 

İlk romanı ise 1937‘de basılan Kuyucaklı Yusuf

icimizdeki-seytan-sabahattin-ali-
Sabahattin Ali

Öfkeli, Kırgın ve Küskün Bir Okçu

İçimizdeki Şeytan dendiğinde, sadece alelade bir roman gelmemeli aklınıza. Zira o, alelade bir roman olmanın çok ötesinde, ağır ve örtülü bir toplumsal eleştiri metni aslında.

Ve metnin yazarı Sabahattin Ali de, gayet iyi belirlediği bir hedefe doğru ok fırlatan öfkeli, kırgın ve küskün bir okçu sanki. 

Okların hedefinde kim ve ne var peki?

Dönemin konjonktürü neyi gerektiriyorsa ona uygun bir şekilde davranan, gevezelik etmekten ve bir yerlere küfretmekten başka bir şey bilmediği hâlde topluma karşı kendisini “aydın” ve “seçkin” bir sınıfa aitmiş gibi lanse eden insanlar ve onların gayriahlaki hayat tarzları. 

Aydın mı Bu İnsanlar, Yoksa İki Yüzlü mü?

Aralarında gazete ve dergi yazarlarının da bulunduğu bu “aydın” ve “seçkin” güruh, kelimenin tam anlamıyla iki yüzlüdür.

Zira hem bazı çevrelerce yüksek bir şahsiyetmiş(!) ve büyük bir kahramanmış(!) gibi göklere çıkarılmalarını sağlayan ateşli yazılarında, insanların bütün zaaflarına şiddetle hücum ederler. Hem de arkalarından daima aptal buldukları ve yazıları ile alay ettikleri bu adamlara “iki kadeh rakı veya muhtemel bir lütuf” karşılığında yaltaklanmaktan da asla gocunmazlar. 

Hakaret etmeyi ve küçük görmeyi de en büyük meziyet sayarlar:

“Konuşan arkadaşını dinlememek, terslemek ve alaya almak, sazlı bir bahçede ayaklarını karşısındaki iskemleye dayamak, bağıra bağıra konuşmak, ara sıra etrafındakilere hakaret etmek ve onları küçük görmek pek mi fevkalade bir kabiliyet eseriydi?”

(İçimizdeki Şeytan, Sabahattin Ali, s.204)

İçlerindeki aşağılık kompleksini, topluma hükmederek bastırmaya çalışan ve kuvvete âdeta tapan bu kesimin hayat gayesi ise gayet nettir:

“Yaşamak, herkesten daha iyi, herkesten daha üstün yaşamak, insanlara hâkim olarak, kuvvetli, belki de biraz zalim olarak yaşamak… Dünyada bundan başka istenecek ne vardır? Hayatını bu gayeye vakfet, görürsün, nasıl birdenbire canlanacaksın!”

(İçimizdeki Şeytan, Sabahattin Ali, s. 53) 

Tuzağa Düşürülen Gençler

Zalim olmayı bile isteyecek kadar insanlıktan uzaklaşmış, dalavereci, maceraperest ve esrarlı bu kişiler, dergiler çıkarıp etraflarına en çok da gençleri toplamaya gayret ederler. Birlikte çalışacakları gençleri, kendilerine itirazsız inanacak, itaat edecek ve aldığı emri hiç düşünmeden yerine getirecek kişiler arasından seçerler. 

İdealist ve coşkun duygularını tahrik edip onlara güya çok yüksek idealler uğruna hareket ettikleri düşüncesini aşılarlar. Zamanı geldiğinde de, duyguları bilenmiş bu delikanlıları -başlarına gelebilecekleri hiç umursamadan- kışkırtıp kendi çıkarları doğrultusunda kullanırlar.

Bu budala (romanda böyle niteleniyor) gençler ise müthiş yazılar yazıp kendi fikirlerini dile getirdiklerini zannederken ve böylece yüksek mevkilere geleceklerinin de hayalini kurarken, aslında “yabancı ve barbarca kanaatlerin tercümanı ve zavallı birer oyuncağı” olabileceklerini akıllarının ucundan bile geçirmezler.

Mükemmel bir ağın içine düştüklerini ne zaman anlarlar ya da anlayabilirler mi peki?

Ne yazık ki iş işten geçtikten sonra…

“Kendilerine telkin edilen yalancı ve sinsi dünya görüşünü müdafaa edeceğiz derken kendilerinin, milletlerinin ve insanlığın kuyusunu kazdıklarını ve nihayet başka bir devlet hesabına hizmet denilebilecek kadar ileri gittiklerini” çok acı ki her şey olup bittikten sonra anlarlar.

Gelelim eserin özetine…

İçimizdeki Şeytan’ın Özeti

İstanbul‘da bir vapurda gördüğü Macide‘ye anında âşık olan Ömer, tanışıp arkadaş olduğu Macide’nin, uzaktan akrabası olduğunu ve İstanbul’a konservatuarda okumak için geldiğini öğrenir.

Macide; babasının ölümü, Balıkesir’de bulunan ailesinin, kendisine yaptığı maddi yardımları kesmesi ve Ömer’le sık sık görüşmesi yüzünden yanlarında kaldığı akrabalarıyla bazı sorunlar yaşamaya başlar. Bunun üzerine evden ayrılmak ve Ömer’in isteğiyle onun evine taşınmak zorunda kalır. 

Ömer ve Macide, bir yandan evlenme hazırlığı yaparken diğer yandan yaşadıkları maddi sıkıntının üstesinden gelmeye çalışırlar. Buna bir de Ömer’in, esrarengiz ve karanlık birtakım işler çeviren “sözde aydın” arkadaşlarıyla sık sık bir araya gelmesi ve kendisine parasal destekte bulunmalarından ötürü onlardan bir türlü kopamaması da eklenince -özellikle Macide için- durum, dayanılmaz bir hâl alır.

İçimizdeki Şeytan
Anlamsız ve Boş Geçen Hayatlar

Hayatının ne kadar anlamsız ve boş geçtiğini fark eden Macide zamanla, hayatına anlam katacak başka şeylerin olması gerektiğini düşünmeye başlar. Daha akla yakın, daha insanca yaşamanın ve böyle bir hayata varmanın çarelerini arar.

Macide’nin, Balıkesir’den Bedri adlı eski müzik öğretmeniyle karşılaşması, olayların seyrini değiştirir. Ömer’in de arkadaşı olan Bedri, daha önce Balıkesir’deyken karşılıklı bazı şeyler hissettiği Macide’yi zor durumda görünce sık sık onların evine gidip gelmeye ve maddi ihtiyaçlarını karşılamaya başlar.  

Bu sırada, parasızlığın ve etrafındaki insanların etkisiyle davranışları iyice tuhaflaşan Ömer, Macide’nin gözü önünde başka bir kadınla yakınlaşmaya kadar götürür işi. Bu, bardağı taşıran son damla olur Macide için ve Ömer’i terk etmeye karar verir. Ancak Ömer, gizli ve kanunsuz bazı işler çeviren arkadaşı Nihat’a ve çevresindeki insanlara yakınlığından şüphelenilerek tutuklandığı için Macide, bu düşüncesini uygulayamaz.

Ömer, kısa süreli bir tutuklanmanın ardından tahliye olur. Tahliye olduğu gün Bedri’ye, artık hayatını farklı bir şekilde yaşamak istediğini ve Macide’yi daha fazla mutsuz etmek istemediği için ondan ayrılacağını söyler. 

Roman, bazı beklenmedik olaylarla son bulur.

Dostoyevski ve Sabahattin Ali

Daha önce sizinle Kürk Mantolu Madonna↵ adlı romanını da paylaştığım Sabahattin Ali‘yi ne zaman okusam dünya edebiyatının en önemli yazarlarından biri olan Dostoyevski‘yi hatırlar ve Sabahattin Ali’nin, Türk edebiyatının Dostoyevski’si olabileceğini düşünürüm hep. 

Kanaatimce 41 yaşındayken öldürülmeyip eser vermeye devam etseydi Sabahattin Ali, Türk edebiyatının Dostoyevski’si olabilirdi, evet. 

Neden mi?

“Muharrir realist mi, şöyle mi, böyle mi, diye araştıracağımıza; namuslu mu, yoksa yalancı ve tahrifçi mi, diye sormalıyız. Hakiki realizm; samimi olmak, yalan söylememektir.” 

diyen Sabahattin Ali, kahramanlarını kurgularken -belki de bu dürüstlük uğruna- kendisini aradan çıkarmaya ve kahramanlarının en karanlık yönlerini bütün çıplaklığıyla ortaya koymaya çalışır.

Bu yaklaşım tarzı Dostoyevski romanlarının da en önemli özelliğidir. 

Mihail Bahtin (Rus filozof ve edebiyat teorisyeni) Dostoyevski Poetikasının Sorunları adlı eserinde bu bağlamda Dostoyevski’nin, kendisini bırakın aradan çıkarmayı, unuttuğunu bile söyler:

“Dolaysız yazar söylemi, Romantizm için karakteristiktir. Bu söylem, bir başkasının sözel aracının süzgecinden geçirerek yatıştırmayan bir kendini unutma noktasına varacak denli ifade etme derdindedir.”

Yazarken kendisini bu denli unutuş, dünya görüşü açısından birbirinden tamamen farklı her bir karakterin, farklı insani yönleriyle -eğilimleri ve zaaflarıyla- olağanüstü derinlikte, mükemmel bir kurguyla mercek altına yatırılması ve tam bir gerçeklikle kurgulanması başarısını getirir Dostoyevski‘ye. 

Aynı şekilde Sabahattin Ali de romanlarındaki her bir karakteri, tamamen kendi bütünlüğü ve derinliği içinde ve yine tamamen o karaktere özgü bir şekilde kurgular.

Ruhsal betimlemelerini de Dostoyevski’yi çağrıştıracak kadar gerçekçi ve derinlikli yapar. Bu başarısının altında da, tıpkı Dostoyevski’nin, sahip olduğu birikimin büyük bir kısmını edindiği mahkûmiyet hayatı gibi, Sabahattin Ali’nin de insana ve hayata dair birçok şeyi öğrendiği hapishane yılları yatar.

İçimizdeki Şeytan ve Son Söz

Romanlarında anlattığı şeylerin, hayatın ve insanın ta kendisi olmasına çalışır Sabahattin Ali

Hayatın ve insanın, bugün realistse yarın romantik, öbür gün de natüralist olabileceği gerçeğini kabul eder. İyi bir yazarın da bu gerçeklikten hareket ederek yazması gerektiğini savunur.

İşte bazı eserlerin, biz okurlarca büyük bir keyifle okunuyor olmasının sırrı da buradadır. Yani onları bu denli okunur kılan şey aslında, Sabahattin Ali gibi kendi gerçekliğini dürüstçe görmüş ve kabul etmiş, samimi, kendisine yalancı ve yabancı olmayan yazarların kaleminden çıkmış eserler olmalarıdır. 

kitap (25)

Ne düşünüyorsunuz? Bizimle paylaşın!

Yazar Hakkında

YORUMLAR
  1. Derya

    Evet Şulecim romanların ve yapılmış olan bir sürü film veya dizilerin birer kurmaca ve çoğu zaman hayal ürünü olduğunu düşündüğüm günler çok gerilerde kaldı.Şimdilerde hayatımın her döneminde belki de bu kurmacaları yaşadığımı fark ettim.Bu eserse aslında içerik olarak hayatımıza hiçde uzak olmayan konuları içeriyor.Zaten hayat öyle bir şey ki hiç olmaz olamaz kaldıramam ölürüm dediğimiz şeyleri bize sindire sindire yaşatırken biz ağlarken arkadan gülüp yetmezmiş gibi birde sırtımızı sıvazlar.Eline yemeğine sağlık

    • Bizi bize içtenlikle ve dürüstlüğü elden bırakmadan anlatan nitelikli edebî metinler, alelade kurmaca metinler değildir elbette. Senin de vurguladığın gibi hayatımızın ta kendisi, hislerimizin de tercümanı olurlar çoğu zaman.

      Bu tür nitelikli eserleri okurken, tıpkı bir pazılın darmadağın olmuş küçücük parçalarının ait oldukları yerlere konulup anlamlı bir bütünlüğe ulaştırılması gibi, zihnimiz de dağınık hislerimizi ve düşüncelerimizi toparlayıp anlamlı bir senteze varmaya çalışır.

      Edebiyat, en çok da bu yönüyle ilgiye değer bir sanat dalıdır.

      Güzel, anlamlı ve derinlikli yorumun için çok teşekkür ederim. 🙂

  2. Mustafa Sinan Öztürk

    “Gidersem istikbalimi kaybedecektim, fakat durursam aklımı”.
    Bu sözü sosyal medyada tesadüfen okuduğumda Sabahattin Ali’yi merak etmekle beraber onunla alakalı hesapları takip etmeye başlamıştım. Halende ilgiyle istifade etmeyede devam ediyorum. Fakat bu eseri okuma fırsatım olmamıştı. Eserin özüne girişiniz ve akışınız muaazamdı hocam. Bu hususu belirtmek istiyorum.
    Lakin Ömer’le Macide’nin istikbalini yine sizin anlatımlarınızın sadeliği ışığında burada okumamız daha da şıklık katacaktı yorumlamanıza hocam. Öyle düşünüyorum. Yinede geçmiş sayılmaz. Belki yorum bölümünde bir iki dokunuş yaparsınız ☺

    • Takibiniz ve takdiriniz için çok teşekkür ederim. 🙏

      Anlatmaya bağlı edebî metinlerde okurların merak duygusunu tahrik etmek, o esere sürükleyicilik kazandırır. Dolayısıyla sizin de Sinan Bey, verdiğim özetin sonunu merak etmeniz, İçimizdeki Şeytan’ın sürükleyici bir anlatıma sahip olduğunu teyit ediyor. Bu özellik, eseri okumayı daha keyifli kılar. Ben de bu sürükleyiciliği ve keyfi baltalamamak için merakın dağıldığı çözüm bölümleri hakkında pek fazla bilgi vermemeye dikkat ediyorum yazılarımda. Ancak burası sayfanın yorum köşesi olduğu için sanırım bu prensibimi biraz esnetebilirim . 🙂👍

      Özeti en son Ömer’in, tahliye olduğu gün Bedri’ye, artık hayatını farklı bir şekilde yaşamak istediğini ve Macide’yi daha fazla mutsuz etmek istemediği için ondan ayrılacağını söylemesinde bırakmıştık. Oradan devam edelim.

      Macide, aslında çok daha önce karar vermiştir Ömer’den ayrılmaya -bunu özette belirtmiştim zaten- ama Ömer tutuklandığı için bu kararını açıkladığı mektubu ona veremez. Bedri ile beraber Ömer’i ziyaret etmeye başlarlar ama Ömer ile konuşacakları bir şey kalmadığından ikisi de hep susarak otururlar.

      Bir gün yine Ömer’i ziyarete gittiklerinde, Ömer Macide’nin gitmesini, Bedri ile yalnız konuşmak istediğini söyler ve Bedri’ye hatalarının farkına vardığını, Macide’yi daha fazla üzmek istemediği için ondan ayrılmaya karar verdiğini söyler. Macide’yi ona emanet ettiğini ve isterse onunla evlenebileceğini isterse de onu kardeş gibi görebileceğini de sözlerine ekler.

      Hem Ömer’in bu kararı ve sözleri hem de Macide’nin Ömer’den ayrılmaya karar verdiği gün yazdığı mektubu Bedri’ye vermesiyle Macide’nin Ömer’i tutuklanmasından önce terk etmeye karar verdiğini öğrenmesi, Bedri’nin yeni bir karar almasını sağlar. Yıllardır sevdiği Macide’ye, birlikte yeni bir hayata başlama teklifinde bulunur, Macide de kabul eder.

      • Kadriye Ertürk

        Çok güzel bir yazı olmuş yine. Sabahattin Ali’yi ve eserini bir de senin kaleminden okumak ayrı bir keyifti. Emeğine sağlık canım. 🌹🌹🌹

        • Beğenmene çok sevindim. En kısa zamanda senin yazılarını da bu sayfalarda görmeyi ve birikimlerinden istifade etmeyi ümit ediyorum.
          Bu davetimi gündemine alırsan çok mutlu olurum sevgili dostum.🙂

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir