Huzur (Yorum-İnceleme)

HUZUR

AHMET HAMDİ TANPINAR

ahmet-hamdi-tanpinar

1948’lerde Cumhuriyet gazetesi tarafından tefrika edilen, 1949 yılında da kitap olarak tek cilt hâlinde basılan Huzur, 69 yıl geçmiş olmasına rağmen, bugün bile yaşadığımız benzer toplumsal sorunları sezdirebildiği ve okuyucuyu hâlâ halledemediğimiz bazı konular üzerinde düşündürebildiği için güncelliğini korumayı başarabilmiş nadide eserlerdendir.

Huzur, neyi anlatıyor?

Farz edin ki değerleriniz çatışıyor ve siz bir seçim yapmak zorunda kalıyorsunuz.

Ve yine farz edin ki şahit olduğunuz felaketler sizi, “Ben kimim?”, “Ne yapmalıyım?” sorularına yeni cevaplar aramaya mecbur bırakıyor.

Bu durumların size yaşatacağı tek bir hâletiruhiye vardır:

huzursuzluk ve bunalım

İşte,

Ahmet Hamdi Tanpınar‘ın Huzur adlı romanı bu huzursuzluğu ve arayışı anlatıyor:

“Bir katresi olarak yaratıldığımız ummanı mı arıyoruz?” (Huzur)

Bütün bunların nedenlerine ve sonuçlarına geçmeden önce bilmemiz gereken iki şey var:

Romandaki olayların geçtiği zaman ve mekânın ne olduğu.

Huzur Romanında Zaman ve Mekân

Medeniyet krizinin yaşandığı yıllar…”

“… Fakat dünya o kadar yüklü, o kadar bu felaketi (II. Dünya Savaşı) kabule hazır ki…”

“Doksanüç Harbi’nden beri bir yığın felaketin yaşandığı İstanbul…”

“Bulaşık ve lağım sularının açıkta aktığı sokaklar…”

“Tenekeden evler…”

“Her tarafından yağmur sefaleti akan biçare evler…”

“Yükünün altında ezilmiş hamal…  yatacak yeri olmayan genç…  eczanenin kapısında bekleyen fakir kadın…”

“Herkes neşesizdi. Herkes yarını, büyük kıyameti düşünüyordu.”

Cumhuriyet döneminden başlayıp İkinci Dünya Savaşı öncesine kadar geçen sefalet yılları, korkunç yıkımların yaşandığı İstanbul ve bu yıkımların ortasında kurtarılmayı bekleyen, maziye özlem duyan insanlar…

İşte Huzur romanının genel manzarası bu!

Roman Kahramanı Mümtaz

Romanın kahramanı Mümtaz, oldukça romantik ve sanatçı ruhlu biridir. Doğayı, sanatı ve mimariyi ruh âlemiyle bütünleştirip kendince bir “iç âhenk” kurmaya çalışır.

Ona göre insan, var olan her güzelliği doya doya yaşamalı, duygu yüklü bir hayat kurmalıdır kendisine:

“… ben, bu talihi kendinden, iç dünyasından bir şeyler katarak yaşamayı seviyorum. Yani sanatı seviyorum.” (Huzur, Ahmet Hamdi Tanpınar)

Sonradan hayatına giren Nuran, ondaki bu duygusallığı ve sanatsal yönü daha çok derinleştirir.

Ruhunu hemen etkisi altına alan güzel bir müzik parçası, eski bir tablo, doğa, tarihin görkemli zamanlarının izlerini taşıyan mimari bir eser, İstanbul ve Boğaz, Nuran’a duyduğu aşkla öylesine iç içe geçer ki artık birbirinden ayrılması mümkün olmayan bir bütünlük oluşturur.

Mesela Boğaz, Nuran’ın yeryüzündeki eşidir:

“Birbirimizi mi yoksa Boğaz’ı mı seviyoruz?” (Huzur)

Bu, olağanüstü bir bütünlüktür.

Mümtaz, zaman zaman bu bütünlüğün içinden Nuran’ı çıkarmaya çalışır ancak başaramaz çünkü Nuran zamanla, Mümtaz’ın ruhunda öteden beri var olan ama karanlıkta kalmış her güzelliği aydınlatan, yaşatan ve her şeyi sevmesine vesile olan, yegâne mutluluk kaynağına dönüşür.

Öyle ki romanın bir yerinde içinde bulunduğu durumu anlatırken,

“Bütün ömrü boyunca etrafı bu kadar mesut görmediğini…” söyler. (Huzur, Ahmet Hamdi Tanpınar)

Nuran

Ona daha önce ızdırap veren şeyler de Nuran’la beraberken yok olur. Onların yerini tatlı duygular alır.

Mesela,

Nuran’dan önce görüp de ızdırap duyduğu sefalet akan biçare evler, bulaşık ve lağım sularının açıkta aktığı sokaklar gider, onların yerine Boğaz’daki güzel bahçeler, tarihî yalılar, denizdeki ay ışığı ve çeşitli güzellikteki varlıklar gelir.

Kocamustafapaşa’dan geçerken gördüğü,

“Etrafında bir yığın perişan ve hasta yüzlü insan…”

bile artık çok güzeldir:

“Önlerinde yürüyen o tek ayaklı adam, yanığın veya hastalığın yüzünü baştan aşağı sildiği, yalnız tek ve ızdıraplı bir gözü dışarıda bıraktığı çocuk bile güzeldi.” (Huzur)

Değiştirip Dönüştüren Bir Aşk

Edebiyat eleştirmeni Prof. Dr. Berna Moran, her şeyi -özellikle de kötü görünen şeyleri- değiştirip dönüştüren bu aşkı yorumlamaya çalışırken,

“Mümtaz ile Nuran’ı birbirine bağlayan aşklarının bedensel yönünden çok Boğaz, müzik, sanat gibi konularda aynı duyguyu paylaşmaları…” dır der.

Gerçek Aşk

Ahmet Hamdi Tanpınar da bir yazısında “gerçek aşk”ın içimizdeki bir ışık gibi her şeyi aydınlattığını, birbirine bağladığını belirtir:

“Onun sayesindedir ki büyük hakikatleri kavrarız, mevsimler bize güler, eşyada uyuyan gurbetzede ve sakit ruh bizimle konuşur, zaman sırrını açar ve derin bir anlaşmada bütün uzaklıklar silinir; bütünün terkibi yeniden kurulur.” (Huzur, Ahmet Hamdi Tanpınar)

Bu aşk öyle bir duygudur ki denizdeki ve ay ışığındaki erişilmez sırları bile yansıtabilir:

“Sanki çok Rahmani bir düşüncenin, her zaafını yenmiş bir aşkın üst üste kavislerinde dolaşıyorlar…” (Huzur)

“Rahmani bir düşünce” ile aşkın bir arada anılması bende, ister istemez, bu aşkın sıradan bir duygu olmadığı, İlahi aşka doğru giden bir seyir takip edebileceği izlenimi bıraktı.

Nasıl mı?

Anahtar kelime: vahdet-i vücut…

Vahdet-i Vücut

Romanda resim, müzik, doğa, İstanbul gibi dış âleme ait unsurların Nuran’da birleşmesi, eski edebiyatımızdaki “bütün kâinatın sevgilide toplandığı” anlayışını hatırlatıyor.

Bu bir nevi tasavvuftaki “vahdet-i vücut” (varlığın birliği) inancıdır.

Aynı şekilde Mümtaz’ın Şeyh Galip‘i anlatan bir roman yazmaya çalışması ve yine Şeyh Galip’e ait bazı mısralara yer vermesi “vahdet-i vücut” çağrışımını kuvvetlendiriyor.

Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen

Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen

(Sen âlemin çekirdeğisin, kendini hor görme, kendine sevgiyle ve saygıyla bak, sen kainatın göz bebeği olan insansın.)

Bu noktada akla şu soru geliyor:

Şeyh Galip ile Mümtaz arasında nasıl bir bağlantı kurabiliriz?

Ama önce Şeyh Galip’in Hüsn ü Aşk adlı eserini kısaca hatırlatmalıyım size.

Şeyh Galip, bir Mevlevi ve aynı zamanda divan edebiyatı şairidir. En önemli eseri Hüsn ü Aşk ise alegorik bir eserdir.

Eserde Aşk, Hüsn’e aşıktır ve ona kavuşmak için çok zorlu bir sınavdan geçmelidir. Bu sınava göre Aşk’ın, Kalb ülkesine gidip Kimyâ’yı alıp getirmesi gerekir. Yol, engellerle doludur. Devlerle, cinlerle ve cadılarla savaşmak, ateşten bir denizden geçmek zorundadır.

Ve nihayet Aşk, gösterdiği olağanüstü gayretle ve Sühan’ın da yardımlarıyla bu büyük mücadelenin üstesinden başarıyla gelir.

Sonunda ise şu gerçeğe ulaşır: Hüsn aslında kendi kalbindedir, ondan ayrı değildir. Bir başka deyişle Aşk, Hüsn; Hüsn de Aşk’tır.

Tasavvufta bu hâl, olgunluğa ulaşmak, hakikati idrak etmek olarak kabul edilir.

Nitekim Aşk da hakikate, yani mecazi aşktan İlahî aşka, Vahdet’e yani Allah’ın birliğine, her şeyin Allah’ın tecellisi olduğu inancına ulaşır. Kendini de Allah’ın varlığı içinde yok eder ve ikilikten kurtulur.

Eserdeki her unsur tasavvufi bir anlam taşır:

Hüsn: Mutlak güzellik, Allah

Aşk: Seven, derviş

Kalp ülkesi: Allah’ın tahtı olan gönül

Kimya: Herkesin anlayamayacağı gizli ilim

Yol boyu verilen mücadele: Nefis mücadelesi, çile (Az yemek, az uyumak, az konuşmak, ibadet, zikir, kendi nefsini kontrol altında tutmak, tevekkül, teslimiyet, sabır…)

Mümtaz ve Şeyh Galip

İşte,

size anlatmaya çalıştığım Şeyh Galip’teki bu “vahdet-i vücut” anlayışı, Mümtaz’ın söylemlerinde de açığa çıkar:

“… Unutma ki bu gece tam vahdet-i vücûd içindeyiz…” (Huzur)

Ancak bu aşkın, hakikate erme seyrini henüz tamamlayamadığını ve “İlahî aşk”a dönüşemediğini de anlarız:

“Mümtaz, aşklarının Allah’a ve başka bir yere giden en kısa yol olduğundan şüpheliydi. Aşka hayattaki büyük ve yapıcı yerini vermekle beraber, onun ancak tek başına bir his olduğunu, bütün insanı idare edemeyeceğini de biliyordu.” (Huzur, Ahmet Hamdi Tanpınar)

Huzur ve Hüsn ü Aşk

Huzur, işlediği tema bakımından da  Hüsn ü Aşk ile benzerlik gösterir.

Her iki eserin de teması “Varlığın anlamı nedir? Ben neyim? Ben kimim?” sorularının etrafında gelişen “varlık ızdırabı”na dayanır.

Mümtaz’ın çektiği varlık ızdırabına zamanla başka şeyler de eklenmeye başlar: Nuran’la yaşadığı dargınlık, çok sevdiği İhsan’ın hastalığı, gazete manşetlerinde savaşa dair çıkan haberler, her gün tanık olduğu sefalet ve çaresizlik…

Düşünmek istemediği için zihninin bir köşesine hapsettiği şeylerin hücumu altında ezilmeye başlar.

İkilem

Neyi Tercih Etmeli?

Mümtaz’daki bu ızdırap, Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar adlı eserindeki Turgut Özben‘i hatırlattı bana. O da arıyordu, o da çatışan değerler ve cevabını bulamadığı soruların altında eziliyordu.

Sizin de ilginizi çekeceğini düşündüğüm Tutunamayanlar adlı roman için yazdığım yorum yazısına buradan↵ ulaşabilirsiniz.

Cevabı Aranan Sorular

Mümtaz için artık bir tercihte bulunma vakti gelmiştir:

Kişiliğindeki duygusal ve sanatsal yaklaşımın egemen olduğu kişisel mutluluğu mu tercih etmeli?

yoksa

bunları toplumsal gerçekliğin potasında eritmeli ve belki de yok mu etmeli, kendini toplumsal sorunlara mı adamalı?

Hangisi onu aradığı “huzur”a kavuşturabilir?

“Birinden birini seçmek lazımdı fakat Mümtaz ikisinin ortasında sonuna kadar sallanacağını biliyordu. Ne ferdî saadetinden vazgeçebilecek ne de etrafındaki hayatın korkunç icabını unutacaktı.” (Huzur, Ahmet Hamdi Tanpınar)

Yaz biterken bu güçlü aşk bulutlanmaya ve bir hayal oyunu olduğu ihtimali belirmeye başlar:

“Bu şüphesiz bir hayal oyunuydu fakat o gecelerde genç kadında dikkatini çeken bir hâl bu vehimlere keskinlik veriyordu. Bazı anlarında Nuran, karşısında iken kendi hayatından çekilmiş görünebiliyordu. Ve bu hâl genç adamda, kendi ruh hâllerine göre onu bir ölümün perdesi arkasından veya unutulmuş olmanın araya koyduğu uzaklıklardan seyrediyormuş zannını uyandırıyordu.” (Huzur)

Bu düşüncelere bazı dış faktörler de eklenince büyük aşkın üzerini kara bulutlar kaplar:

Mesela Suat.

Suat

Nuran’a bir zamanlar âşık olduğu hâlde başka biriyle evlenen, hem ruhsal hem de beden sağlığını kaybetmiş biridir Suat.

Nuran’ın Mümtaz’la evleneceğini öğrenmesine rağmen ona bir aşk mektubu gönderen ve romanın ilerleyen bölümlerinde Mümtaz’ın evinde intihar eden bir kişidir.

Nuran bu intihar olayından derinden etkilenir ve Mümtaz’la kurduğu ilişkiye bir ölünün duygularının karıştığını düşünerek onunla evlenmekten vazgeçer.

Yeniden Doğuş

Suat’ın intiharı ve Nuran’ın vazgeçmesi, Mümtaz’ın zihnindeki çatışmayı da sona erdirir.

Artık kararını vermiştir:

“Hayat benden fikir ve belki de mücadele istiyor? Hissî duruşlar değil.”

“Huzuru Nuran’da değil, içimde aramalıyım. Bu da ancak feragatle olur.” (Huzur)

Bu Mümtaz için âdeta yeniden bir doğuş, yeni bir hayatın ilk merhalesi demektir.

Otobiyografik Roman

Dostoyevski’nin Suç ve Ceza↵ sını okurken şöyle bir cümle kaydetmiştim :

“Ama burada yeni bir hikâye başlıyor: Bir insanın yenilenmesinin, yeni bir hayat bulmasının, bir dünyadan başka bir dünyaya geçmesinin, hiç bilmediği yepyeni bir gerçekle tanışmasının hikâyesi.”

Tam da Mümtaz’ın hikâyesidir bu. Aslında Ahmet Hamdi Tanpınar’ın desek daha doğru olur çünkü Huzur, otobiyografik bir roman olduğu için Ahmet Hamdi Tanpınar’ın hayatından yoğun izler taşır.

Toplumsal Mesajlar

Huzur, yazarının şahsi hikâyesiyle olduğu kadar verdiği toplumsal mesajlarla da ayrı bir öneme sahiptir.

Bunlardan bazılarını paylaşmak istiyorum sizinle:

Ekonomik kalkınma sağlanmalı.

Kendi köklerimize bağlı kalınmalı:

“Yeni bir hayat lazım… Fakat sıçrayabilmek, ufuk değiştirmek için dahi bir yere basmak lazım. Bir hüviyet lazım. Bu hüviyeti her millet mazisinden alıyor.” (Huzur)

Taklit olmayan, tamamen bizim damgamızın basılı olduğu eserler sanat eseri kabul edilmeli.

Özendiğimiz Batı hayat biçimleri onların kendileri için hakikidir ama bizim için özentidir. Bu yüzden kendimize ait hayat biçimleri muhafaza edilmeli.

“Din” uygarlığımıza damga vurduğu için değerlidir.

Kültürümüz bir iç âlem medeniyetinin tezahürüdür. Bu medeniyeti, belirli, bir ahlakı taşıyan, manevi vazifelerine inanmış, muayyen bir ruh nizamından geçmiş, nefislerini terbiye etmiş insanlar meydana getirmelidir.

Dil ve Anlatım

Maalesef…

Huzur’u okumak, kabul etmem gerekiyor ki bir hayli zor oldu benim için çünkü cümleler oldukça uzun, karmaşık ve hayallerle süslüydü. 🙁

Edebiyat araştırmacısı ve eleştirmen Prof. Dr. Berna Moran‘ın, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın kullandığı dil ve üslupla ilgili tespitlerini okuyunca bu düşüncemde yalnız olmadığımı anladım:

“Yazarken sanki okuru unutmuş, romanının çözüm bekleyen teknik sorunlarıyla cebelleşen her şeyden önce kendini tatmin edecek bir sanat eseri yaratmak isteyen bir hâli vardır.”

“Üzerinde çok uğraşılmış duygusunu uyandıran, imgelerle süslü ve bundan ötürü gereğinden fazla yüklü, fazla şairane bir dil kullanıyor.”

“…romancı olarak ölçüyü kaçırdığını, kendinin de düşkün olduğu güzellikler karşısında kendi coşkunluğunun kurbanı olduğunu söyleyebiliriz.”

Peki dilindeki ve anlatımındaki bu ölçüsüzlüğe rağmen Ahmet Hamdi Tanpınar neden okunmalı?

Edebiyat duayeni Prof. Dr. Mehmet Kaplan, ondaki baş döndürücü derinliği çok az yazarda görebileceğimizi söylüyor:

“Çok geniş kültüre sahip olan Tanpınar, tarih, psikoloji ve felsefeye de meraklı idi. Diyebilirim ki, son çağ Türk edebiyatında beşerî kültür ile güzel sanatlara Tanpınar kadar ihtiras ile sarılan, onlarla ruhunu besleyen başka bir Türk yazarı yoktur.

Hayatı bir sanat eseri kadar güzel bulan Tanpınar’ın içinde onun sırlarını araştıran bir filozof, psikolog ve sosyolog tecessüsü de vardı.”

“Edebiyatta değer, eserin her şeyden önce güzel olmasında, fakat aynı zamanda onun insanı ve hayatı derinlik ve bütün zenginliği ile ifade etmesindedir. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın eserlerinde bu vasıflar vardır.”

Ne diyelim?

Nasıl ki güzel olan bir şeye ulaşmak için bir bedel ödemek gerekiyorsa Ahmet Hamdi Tanpınar‘ın zengin kültürel mirasından ve baş döndürücü derinliğinden faydalanmak için bir bedel ödemek gerekiyor. Sabırla ve kararlılıkla…


Eserden sizin için derlediğim farklı alıntılara aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.

Alıntılar – Kitap Sözleri↵


Kitap Yorumları  (Türk Edebiyatı)↵

Kitap Yorumları  (Dünya Edebiyatı)↵

Kitap Sözleri  (Türk ve Dünya Edebiyatı)↵

kitap-sozleri (22)

Yazar Hakkında

YORUMLAR
  1. Binnur Albayrak

    Ruh dünyası oldukça zengin, fikri bazda bizim medeniyet tasavvurumuzun insanı Ahmet Hamdi Tanpınar ın eserini yazındaki akıcılık ve doğru tesbitlerle öyle güzel anlatmışsın ki bir zamanlar sıkıcı bulduğum kitap bile gözüme hoş göründü canım arkadaşım. Tabii ki bu genç yaşlarda okumanın verdiği bi etki olsa gerek. Şu muhakkak ki iyi i eleştiri yazısıda olmuş aynı zamanda. Çünkü tanıtımı yapılan her eserin edebi ve fikri olarak her türlü süzgeçten geçmesi gerekir. Alıntılar çok hoşuma gitti. Tek cümlelik can alıcı noktaları yakalaman ne kadar özenli çalıştını gösteriyor. Kalemine sağlık arkadaşım. Rabbim emeklerini karşılıksız bırakmasın.

  2. Gülsüm Şule Bayraktar

    Çok teşekkür ederim Binnurcum,
    Yaptığın değerlendirme beni çok mutlu etti.
    Yazıları gerçekten büyük bir titizlikle hazırlamaya çalışıyorum. Bunu fark etmen de beni ayrıca sevindirdi. 🙂

  3. Sinan öztürk

    Sözüm aşka dair.Şükürki kutsal bi duygu değil bizler için.Kalemine emeğine sağlık cann.Heyecanla okudum.Hissettiğimiz yaşadığımız hiç bir duyguda kendinden bağımsız değil.
    Birde bi yazarın , yazarken okuru unutması enteresan bir durum : ) Sakın unutma sen bizi.Hemi 🙂

    • Gülsüm Şule Bayraktar

      Seni unutmam mümkün mü?
      Hep aklımda olacaksın abicim. :))
      Sen de sakın okumayı unutma. 🙂

  4. Semra

    Sulecim kitabini okudumyasadigimiz dunya felaketlerle dolu olsada bizlerer gibi yurekleri sevgi dolu insanlar hep guzelikleri bulup bukadar guzel hiykayeler siirler romanlar yazmislar senide bunlari bize ulastirdigin icin tesekurler

    • Gülsüm Şule Bayraktar

      Çok haklısın Semra ablacım,
      Bir nevi köprü görevi görüyorum. 🙂
      Yazılarımdan istifade etmene çok sevindim.

  5. gülay doğan

    Şulecim,
    Her şey için çok teşekkürler.
    Keşke kitap okumaya çok çok zaman bulsam.
    Ben mi beceremiyorum yoksa gerçekten ancak bu kadarını mı başarabilirim?
    Evde çocuklar ve eşim dört gün bana izin verdiler.Hiç yemek yapmayacak, etrafı toplamayacak .en sevdiğim uğraş neyse ona zaman ayıracaktım.,ne mi yaptım? Sadece kitap okudum..okumayı deliler gibi sevdiğimi gördüler.bu konuyla ilgili günlerce espriler yaptılar, şaşırdılar.kahvaltı yaparken bile kitap okudum..sorumluluklarıma zaman ayırmak adına en sevdiğim uğraşa uzak kalmanın benim için ne büyük bir fedakârlık olduğunu anladılar.(😆)
    Sözün özü:Senin tüm yazılarını okuyamasam da , orda bir yerlerde , parmağımın ucunda , birkaç tık kadar uzakta bir ekranda olduğunu ve kesinlikle tam bana göre , müthiş yazılar yazdığını biliyorum.ve yine biliyorum ki daha çok dört boş günlerim olacak ve seni doya doya okuyacağım..😆
    Seni seviyorum abliskom(👑)

    💖

    • Gülsüm Şule Bayraktar

      Dört günlük izin, harika bir hediye 🙂
      Seni bir limana bırakmışlar dört gün.
      Hem de gönüllü olarak yapmışlar bunu.
      Bu izinleri ara ara tekrar yaşayacak oluşun ise daha harika 🙂

      Cemil Meriç bir yazısında şöyle diyor:

      “Kitap bir limandı benim için. Kitaplarda yaşadım. Ve kitaplardaki insanları sokaktakilerden daha çok sevdim.”
      Hassas bir ruh Cemil Meriç’inki de.

      Yazılarıma gelince, onlar senin için küçük bir uğrak yeriyse ne mutlu bana…

  6. gülay doğan

    😊

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir