Labirent (Kitap Yorumu)

LABİRENT 

Eylül 2018‘de yayımlanan ve günümüz Türk edebiyatının en çok ses getiren eserlerinden biri olan Labirent, Burhan Sönmez↵ imzasını taşıyor. 

Romanları otuz sekiz ülkede daha yayımlanan Burhan Sönmez, 2011’de Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Sedat Simavi Edebiyat Ödülü‘nü “bu ödülü alan en genç yazar” unvanıyla alırken 2015’te Bursa Yazın ve Sanat Derneği tarafından verilen Öykü Onur Ödülü‘nün de sahibi oldu. 

Burhan Sönmez

Kuzey, Masumlar ve İstanbul İstanbul adlı romanlarıyla son dönem Türk edebiyatına dikkat çeken eserler kazandıran Burhan Sönmez; dördüncü kitabı Labirent’le de bu çizgisini devam ettirdi. 

Neden-sonuç ilişkisine ve derin karakter analizlerine yoğunlaşmayan Labirent, 123 sayfadan oluşan incecik bir roman.

Sanırım içinde bulunduğumuz dönemin hız çağı olmasından kaynaklanıyor olmalı ki son dönemde kaleme alınan edebî eserlerin hemen hepsi, kısa sürede okunup bitirilebilecek kadar ince. Bu duruma koşut olarak da denilebilir ki Dostoyevski’nin yaklaşık yedi yüz sayfadan oluşan Suç ve Ceza↵ sını ya da Tolstoy’un, sayfa sayısı bini geçen Anna Karenina↵ sını okumak, her şeyi çabucak tüketmeye alışan çağımızın insanı için günden güne zorlaşmakta.

Labirent

Labirent, herkesin övgüyle söz ettiği ve hayranlık duyduğu, çok iyi şarkı yazıp söyleyen bir müzisyen olan Boratin‘in, hafızasını kaybetmesiyle sonuçlanan intihar girişiminin ardından hayatı, varlığı, zamanı ve ölümü yeniden anlamlandırmaya çalıştığı “kayboluş” sürecini anlatıyor. 

İşlediği konuyla evrenselliği yakalamayı ve derinliğiyle de düşündürmeyi başaran Labirent, felsefik bir niteliğe sahip:

Gerçek nedir?
Hayat ve ölüm arasında nasıl bir ilişki var?
Ölümden sonra ne var?
İnsan ölünce her şey biter mi, yoksa yeni bir hayat mı başlar?
Ölümden sonra bana ne olacak? 
Gök gürültüsünün anlamı ne?
Denizin anlamı?
Karanlığın anlamı?
Harflerin ve notaların anlamı?
Gitmenin,
kalmanın,
unutmanın, 
anımsamanın anlamı ne?

Bu soruların cevabını Labirent‘te bulamıyorsunuz pek tabii ki ama Boratin‘in yaşadığı zihinsel süreci takip ettiğinizde bu sorulara cevap verememenin ne demek olduğunu, zihni ve kalbi tatmin eden cevaplara ulaşılamadığı takdirde insan ruhunun düştüğü derin boşluğu ve bir insanın yaşayabileceği bütün korkuların bu sorulara cevap verememekten kaynaklandığını da çok iyi hissedebiliyorsunuz:

“Bütün anlamlar gibi gök gürültüsünün anlamını da bilmek isterdim. Denizin anlamını, karanlığın anlamını, harflerin ve notaların anlamını. Gitmenin, kalmanın, unutmanın, anımsamanın anlamını. O zaman denize korkmadan yaklaşabilirdim.” (Labirent, Burhan Sönmez, s.121)


Aynı şekilde,

Labirent‘in satır aralarında ilerlerken insanın sonsuzluğa duyduğu derin ihtiyacını, ölüm karşısındaki çaresizliğini ve bu çaresizliğin nasıl aşılabileceğini değil ama nasıl aşılamayacağını da çok iyi sezebiliyorsunuz. Tıpkı Labirent’te anlatılan hikâyecikte olduğu gibi:

“Genç bir adam ormanda kaybolmuş. Günler sonra yaşlı birine rastlamış. Yaşlı adam da uzun zamandır ormanda kayıpmış ve genç adama çıkış yolunu birlikte aramayı önermiş. Olmaz, demiş genç adam; seninle zaman yitiremem, çıkış yolunu bilseydin şimdiye kadar bulurdun. Ama, demiş yaşlı adam, ben çıkmayan yolları öğrendim. Hikâye böyleydi, değil mi?” (Labirent, Burhan Sönmez)

Sonsuzluk Özlemi

Burhan Sönmez, Labirent’te sezdirmeye çalıştığı sonsuzluk özleminden bir röportajında şöyle bahsediyor:

“İnsan bedeni sınırlıdır, yaşlanıp çürür. Oysa daha ötesini isteriz, sonsuzluğa heves ederiz. Bedenimiz bunu başaramazken zihnimiz ölüm sınırının ötesine geçebilir. Düşünürüz, hayal ederiz.”

Burhan Sönmez‘in, varlığımızın sınırlarını aşıp ölümün ötesine geçebiliriz dediği yerde “sonsuzluk” duygusuyla baş başa kalırız. İşte tam bu noktada, ölüm için ya “sonsuza kadar bir yok oluş”tur deriz ya da “sonsuz bir hayatta yeniden var olmanın başlangıcı”.

Yapacağımız seçimin sorumluluğu bize aittir. 

Burhan Sönmez, tercihimize göre, insanın hayata bakış açısını tamamen şekillendirebilecek kadar etkili bu ölüm algısının, bizi gerçeğe ulaştırabilecek kadar da güçlü olduğunu belirtiyor Labirent‘inde. 

“Gerçeği bulmak istiyorsan ölümü izle!” (Labirent, Burhan Sönmez, s.23)

Gerçeği Bulmak İstiyorsan…

Kim istemez ki?

Labirent‘in anakarakteri Boratin, annesini ve babasını bir trafik kazasında kaybetmiş ve yıllar sonra da Boğaz Köprüsü’nden geçerken trafiğin durduğu bir anda taksiden inerek kendisini Boğaz’ın serin sularına bırakmıştır. Paraşüt gibi açılan giysisinin etkisiyle düşüş hızı yavaşlayınca sulara çakılmaktan kurtulmuş, kaburga kemiğinin kırılmasının dışında bir de hafızasını kaybetmiştir. 

Bu kaybediş bile “ölüm” gerçeğini ona unutturamamıştır:

“Bir yıl ile bin yıl şaşırsam da, bu hayatın ölüme ait olduğunun farkındayım.” (Labirent, Burhan Sönmez, s.14)

Ölünce Her Şey Biter mi?

Burhan Sönmez, bir labirent gibi kurguladığı romanının her köşesine, insanlığın en temel meseleleriyle ilgili düşündüren sorular yerleştiriyor:

“İnsanlığın üçüncü büyük icadı, belki yalnızca bir sorudan ibarettir. O soruyu evde veya okulda öğreniyor, sonra ömür boyunca unutmaya çalışıyorlar… Ölümden sonra ne var, diyorlar. İnsan ölünce her şey biter mi, yoksa yeni bir hayat mı başlar?” (Labirent, Burhan Sönmez, s. 82)

Şu bir gerçek ki ölümden sonrasına dair herhangi bir inancı ya da bilgisi olmasa da insan zihni, tıpkı bir labirentin koridorlarında çıkışı arar gibi, öldükten sonra da kendisine ne olacağının cevabını bulmaya çalışacaktır. Düşünen her insan için kaçınılmaz olan bu durum, onu bir güvercinden ayıran en büyük farktır:

“Ölümden sonra bana ne olacak? Benim güvercinden farkım bu sorunun içinde. Güvercin, var olanı biliyor, o sınırda yaşıyor. Ben ise var olmayanı düşünüyor, o sınırı geçmeye çalışıyorum. Başıma işler açıyorum.” (Labirent, Burhan Sönmez, s.82)

Yalnızlık

Ölüm ve sonsuzluk gibi insanlığın ortak meselelerini irdelerken psikolojik, felsefik ve evrensel bakış açısını muhafaza eden Labirent, aynı zamanda bencil ve hastalıklı özgüvene sahip bireyler yetiştiren Modern Çağ‘a da aynalık etme vazifesi görüyor. Bir başka deyişle çağımızın, kelimenin tam anlamıyla ruhunu yansıtıyor.

Bu ruhun en belirgin özelliklerinden biri de “yalnızlık” duygusu.

Sahip olduğu teknolojik güç sayesinde hemen her şeyin üstesinden kolayca gelebileceğini düşünen ve bunu bir ölçüde başarabilen çağımızın insanı, konu “yalnızlık” olduğunda ise derin bir sessizliğe gömülüyor ve kendisine bile yabancılaşacak kadar yoğun yaşadığı bu duygunun esiri olmaktan kurtulamıyor:

“O kadar yalnızım ki biri adımı seslense dönüp bakmayacağım, o adın bana ait olduğuna inanmayacağım.” (Labirent, Burhan Sönmez, s.47)

Bir röportajında, insanın yalnızlığa dayanmaya çalıştığını ama ona yardım eden ve onu düşünen bir varlığı bilmesinin de ona başka bir güç vereceğini söyleyen Burhan Sönmez, gerçek yalnızlığın korkunçluğunu şu sözleriyle ifade ediyor:

“Sanırım, Hallac-ı Mansur’un sözü bunu ifade eder: ‘Cehennem, acı çektiğimiz yer değil, acı çektiğimizi kimsenin duymadığı yerdir.’ Saf yalnızlık, gerçek cehennemdir.”

Labirent, Zaman Kavramı ve Boşluk

Labirent, kadim başka bir meselemize, “zaman” meselesine de çengel atıyor. 

Bunu yaparken günümüz insanının, içinde bulunduğu an da dahil bütün zamanı anlamlandırmakta çektiği güçlüğe; bir başka deyişle geçmişi, geleceği ve şimdiyi nereye koyacağını bilememekten doğan sancısına yoğunlaşıyor. 

Geçmişi ne kadar önemsemeli?

Geleceğe nasıl bakmalı?

Peki, ya bugün?

Ona nasıl bir anlam yüklemeli?

Cevabını veremediği bu sorular; zihni darmadağınık olan, düşünme gücü körelen ve zaman kavramını yitiren Boratin‘in, kendi varlığını anlamlandırabilmesine engel oluyor:

“Dünyada kendimi bir yere koyamıyorum…” (Labirent, Burhan Sönmez)

Antik Çağ filozoflarının adları, futbol takımlarının renkleri, Ay’a çıkan ilk astronotun sözleri dışında dağarcığında kendine dair hiçbir iz kalmayan, adını bile anımsamayan ve geçmişine yabancılık çeken Boratin‘e arkadaşları bir “geçmiş” kazandırmaya çalışıyor, kişiliğiyle ve başarılarıyla ilgili hatırlatmalar yapıyorlar ancak bu durum, geçmişin neden bu kadar önemli olduğunu anlamakta zorlanan Boratin’in kafasını daha çok karıştırıyor:

“İnsanlar hayata, sahaftaki kitaplara bakar gibi bakıyorlar. Yeni kitaplar ucuz, eskiler pahalı. Hayatta da, eski zaman önemli. Bugün değil, dün değerli, ondan önceki gün daha da değerli. Boratin’e o yüzden bir geçmiş vermeye çalışıyorlar. Anlayamıyorum, dese; bugün varsam yarın da var olabilirim ama dünde nasıl var olabilirim, diye sorsa ona acıyarak bakarlar. (s.28)

Labirent ve Ayna Metaforu

“Ayna”, Labirent’in önemli bir metaforu.

Bu metaforun romandaki işlevini daha iyi anlayabilmek için Labirent‘in ilk sayfasındaki epigrafa bakmak gerekiyor:

“İki aynayı birbirine tutun, olur size bir labirent.”

Doğrusu “birbirine bakan iki ayna”, zamanın ve varlığın iç içe geçmişliğini ve birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini sezdiren ve aynı zamanda hem “kaybolmuşluk” hem de “sonsuzluk” hissi veren çok iyi seçilmiş bir metafor. 

Ve Sonuç

Labirent, kendisine has edebî dili, üslubu ve içeriğiyle bir yeni çağ romanı.

Ve “yüzeyde hüzünle akan, derinde keskin akıntılara kapılan” bu yeni çağ romanı, intihar girişiminin ardından hafızasını kaybeden ve akabinde derin bir “boşluk” duygusu yaşayan Boratin‘i anlatarak aslında çok önemli bir şey yapıyor:

Labirent, çağımızın hızına, acımasızlığına ve karmaşasına maruz kalarak kendi varlığı ve yaşadıkları da dahil hemen her şeye bir anlam vermekte güçlük çeken ve bu yüzden hem kendi benliğine hem de topluma yabancılaşan günümüz insanını, Boratin karakteriyle daha da fark edilir kılıyor.

Düşünmenin ilk adımı “fark edebilmek” olduğuna göre, doğrusu çok da iyi yapıyor.

labirent-burhan-sonmez

Ne düşünüyorsunuz?

Not: Labirent adlı romandan derlediğim kitap sözlerine buradan↵ ulaşabilirsiniz.


Yazar Hakkında

YORUMLAR
  1. Cihan akan

    İnanmak ile bilmek ne kadar farklı olsa da inanç bazen o kadar kuvvetli olur ki inandığın şey senin için mutlak doğru olur. Ve inandığını bildiğini sanırsın. Belki doğru değildir ama senin için gerçektir.

  2. Sanırım batıl inançlardan bahsediyorsun. Ancak ben konuya daha farklı bir açıdan, inancın neden kuvvetli bir duygu olduğu noktasından bakacağım.

    İnsanın, inanmaya ve güvenmeye duyduğu ihtiyaç ne kadar büyükse, inandığı ve güvendiği varlıklarda yanıldığını görmesinin ya da onları kaybetmesinin acısı da o kadar büyük oluyor. Bu tecrübeyle beraber kendi bedeni de dahil her şeyin bir gün mutlaka kendisini terk edeceğini anlaması, onu hiç terk etmeyeceğine inandığı daha yüce bir varlığa yönelmesini sağlıyor ve içindeki boşluğu ancak bu şekilde doldurabiliyor. “İnanç” dediğimiz bu özel alanı herhangi bir bilginin doldurması ya da tatmin etmesi ise mümkün değil.

  3. Mustafa Sinan Öztürk

    Genç bir adamla yaşlı bir adamın ormandaki yollarının kesiştiği bölüm çok çarpıcıydı hocam. Yorumlarınızı okurken bazen öyle şeylerle karşılaşıyoruz ki hocam; “tamam diyor insan, tam da yaşadığım hissettiğim ve ifade edemediğim şey işte tam da bu” diyor kendi kendine. Ve bir rahatlama geliyor, bir iç çekiş geliyor ardından…

    • Öncelikle güzel değerlendirmelerin için çok teşekkür ederim.
      Kitaptan aldığım ve senin de beğendiğin bölüme gelince, kitap okumanın güzelliği de burada işte. Nitelikli bir kitabın, insanı kendisine yakınlaştırmak gibi çok önemli bir işlevi var. Yunus Emre’nin,
      İlim ilim bilmektir
      İlim kendin bilmektir
      Sen kendini bilmezsen
      Bu nice okumaktır
      mısralarında dediği gibi, bir ilmin kıymeti, kişinin kendisini bilmesine, tanımasına yaradığında anlaşılır. Nitelikli kitaplar da bu bağlamda bizim için çok önemli bir materyal.

  4. Fatma Öztürk

    Hocam bu yazınız hem bu dünya hem öbür dünya için çok düşündürücü bir yazı olmuş
    Yalnızlık cehenneme benzetilmiş Bence buda düşündürücü
    Allah araştırmacılarımızın yardımcısı olsun
    Sizede çok teşekürler bunları gündemde tuttuğunuz için

    • Yalnızlık ya da insanın kendisini yalnız hissetmesi, insanlığın, üzerinde en çok söz söylediği konulardan biri.

      Hallac-ı Mansur’a ait olan, “Cehennem, acı çektiğimiz yer değil, acı çektiğimizi kimsenin duymadığı yerdir.” sözü ile Burhan Sönmez’in “Saf yalnızlık, gerçek cehennemdir.” benzetmesi de bu sözlerin içinde en etkili olanlarından.
      Teşekkürler Fatma Hanım. 💐

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir