Sahip Olmak ya da Olmak / Kitap Yorumu

SAHİP OLMAK ya da OLMAK

Sahip Olmak ya da Olmak Kitap Yorumu

Yağan bombaların ardından harabeye dönmüş şehirler… Şehirlerin yıkıntıları arasında yavrularının ölü bedenlerine sımsıkı sarılarak onulmaz acılar içinde kıvranan anneler… Haykırışlar… Kalbimizde açılan derin yaralar…

Birilerinin bir şeylere zorla sahip olmaya çalıştığı işte tam da böyle bir zamanda okudum Sahip Olmak ya da Olmak adlı eseri.

Ön sözünde, eserini beş kez yeniden yazdığını ve ezberlerini bozduğunu belirten Erich Fromm, insanlığın geldiği son noktayı açık yüreklilikle irdelerken şu çok önemli tespiti yapıyor:

“Modern toplumlarda da, yüzeydeki Hristiyanlık dininin arkasında büyüyen ve toplumun karakter yapısında yer eden bir gizli din, ‘endüstriyel din’ gelişmektedir… Bu yeni din, insanları, kendi elleriyle yaratmış oldukları ekonominin ve makinelerin kölesi hâline sokmaktadır ve bu, gerçek dinin özü ile taban tabana zıttır.”

Fromm, dinin özü ile taban tabana zıt böyle bir ortamda, insanı ayakta tutan ve ona değer katan şeyler üzerinde düşündürmeye çalışıyor bizi öncelikle:

İnsana değer katan şeyler nelerdir?

Para mı?

Mal mülk, makam ya da şöhret mi?

Yoksa iktidar mı?

Peki, ya kaybederse günün birinde hepsini?

Değerini de mi kaybeder?

Mutluluğa programlanmış birer mutluluk avcısına dönüştüğüne göre herkes, mutlu bir hayat için neyin peşinden gitmeli?

Sınırsız bir maddesel bolluğun ve konforlu bir hayatın mı?

Neyin?

Teknik yönden çok iyi olmak, insanı “en güçlü” yapmaya yeter mi ya da bilimsel yönden donanımlı olmak, “her şeyi bilen” konumuna mı yükseltir insanı?

Yoksa yanılıyor muydu insanlar?

Sanıyor muydu?

Erich Fromm, ”damıtılmış bir olgunluk eseri” olarak kabul edilen Sahip Olmak ya da Olmak adlı eserinde, çeşitli konularda yıllarca biriken deney, düşünce ve araştırmalarının sonucunda ulaştığı gerçeği, net bir şekilde ifade ediyor:

Evet, insanlar yanılıyordu…

“İnsanlar, teknik aracılığıyla ‘en güçlü’ ve bilim aracılığıyla da ‘her şeyi bilen’ olacaklarını sanmaya başladılar. İnsan kendini öylesine güçlü görüyordu ki…”

“Bolluk ve konfor içinde yaşarsa bireylerin sıkıntısız bir mutluluk duygusuna kapılacağı sanılıyordu.” (Sahip Olmak ya da Olmak, Erich Fromm)

Modern İnsan

Modern dünyanın modern insanı, yeterince şeye sahip olduğunu düşünmedi hiçbir zaman ve bunun neticesinde de gerçek bir mutluluğu yaşayamadı Erich Fromm’a göre.

İster kapitalist ister sosyalist olsun bütün düzenler; mal, mülk, kazanç, daha çok kazanç tutkusu, açgözlülük, şöhret, iktidar gibi yanlış temeller üzerine kurulduğu için, insana tek bir tercih sunabildi. O da düzene ayak uydurmak…

“Açgözlülük, toplumdaki sınıflar arasında sürekli bir savaşa yol açar. Komünistlerin ve sınıfları ortadan kaldıracağını ileri süren diğer sistemlerin, sınıf mücadelelerine son verileceği yolundaki tezleri hayalden öte bir şey değildir.

Çünkü onların sisteminin temeli de sınırsız tüketim ilkesine göre kurulmuştur. Herkes biraz daha fazla şeye sahip olmak istediği sürece sınıflar oluşacak ve bunlar da milletler arasında savaşlara yol açacaktır çünkü açgözlülük ile barış bir arada olamaz.” (Sahip Olmak ya da Olmak, Erich Fromm)

Acı Çeken, Ruhen Dengesiz İnsanlar

Başımızı döndürecek hızda ilerleyen bilim, teknik ve ekonomik gelişmeler de sundukları fırsatlarla insanlara “Artık yeterince şeye sahibim ve çok mutluyum.” duygusunu yaşatamadı:

“İnsanların mutsuz oldukları bir toplumda yaşıyoruz. Yalnız, çeşitli korkular altında acı çeken, ruhen dengesiz, yıkık ve bağımlı olan bu insanlar, önce bütün çabalarıyla kendilerine boş zaman yaratmaya çalışırlar, sonra da bu zamanı ‘öldürebildikleri’ ya da geçirebildikleri oranda sevinç duyarlar. Ne acı bir çelişki…” (Sahip Olmak ya da Olmak, Erich Fromm)

Mutsuzluğunun nereden kaynaklandığını bilemeyen günümüzün modern insanı, sahip olduğu şeylerle “değerli” olacağına inandı, onların yokluğunda ise “bir hiç”

Bu hiçliği yenmek için de bir şeylere sahip olmaya çalıştı sürekli:

“Her tüketilen şey, tüketildiği andan itibaren tüketiciyi tatmin edemez hâle geldiği için de insanlar yeniden ve daha fazla tüketime yönelmek zorunda kalırlar.

Bu çarkın sonu bir türlü gelmeyince hep tatminsiz bir çırpınış içinde bocalayan modern tüketiciler, kendilerini şu formülle ifade etmek durumunda kalırlar: Ben, sahip olduğum ve tükettiğim şeyler dışında bir hiçim!” (Sahip Olmak ya da Olmak, Erich Fromm)

Amaçsız ve Yorgun Gençler

Bu hiçbir şeyden tatmin olamayan çırpınışı gençler de yaşadı maalesef:

Gençler, hayat pratiklerine yön verecek bir amacın yokluğunu hissetmelerine rağmen ‘kendileri olmak’ çabası içindeler. Genç ve hayalleri canlı kaldığı sürece mutlu olan bu insanlar, bir süre sonra hiçbir önemli inanca ve düşünceye varamadıklarını görünce büyük bir hayal kırıklığına uğramışlardır.

Kendi içlerinde yönelecek bir merkez bulamayan bu kişiler; amaçsız, yorgun ve hayatları zehir olmuş insanlar hâline dönüşmüşler ya da mutsuz, fanatik göstericiler olarak kalmışlardır.” (Sahip Olmak ya da Olmak, Erich Fromm)

İçsel Boşluk, Yalnızlık ve Depresyon

Sadece mutsuzluk değil, aynı zamanda derin bir içsel boşluk da yaşayan günümüz insanının, ihtirasları tatmin edilse bile, içine düştüğü boşluğu ve bunaltıyı, yalnızlığı ve depresyonu bu yolla doyuma ulaştırıp çözümlemesinin mümkün olmadığını söylüyor Erich Fromm.

Ve ne kadar dikkatli davranırsa davransın, çok şeye sahip olup kendisini ne kadar güvende hissederse hissetsin, bu duygunun da onu yarı yolda bırakacağını bir gün mutlaka anlayacağını ekliyor sözlerine.

Çünkü diyor Fromm:

“Onlar kendi dışlarında olan her şeye, mallarına, paralarına, prestijlerine ve egolarına bağlı, onlara düşkündürler ve bunları kaybetmek korkusu, içlerinde egemen olan tek duygudur. Hiç kimse kendini yaşama bağlayan dayanaklarını yitirmek istemez ama her sahip olunan şey, önünde sonunda yitirilmek zorundadır. Bunların başında mal ve mülk, sonra da onlara bağlı olarak toplumsal statü ve dostlar gelir. Yitirmek kaçınılmazdır. İnsan bir gün ve bilemediği bir anda ölmek durumundadır. Yani herkes her şeyini ve de yaşamını yitirecektir sonuçta. Eğer insan sadece ‘sahip olduğu’ şeylerden ibaretse onları yitirdiğinde kendini de yitirecek, kim olduğunu bilemeyecektir.”
(Sahip Olmak ya da Olmak, Erich Fromm)

Zavallı, Acınacak İnsanlar

Toplumun önünde olan Batılı bazı insanlar, gidişatın ne kadar vahim olduğunu yüksek sesle yıllar öncesinde dile getirmişlerdir aslında:

“Albert Schweitzer, 1952’de Nobel Barış Ödülü’nü almak üzere Oslo’ya geldiğinde bütün dünyaya şöyle seslenmişti: ‘Olayları oldukları gibi görmeye cesaret edelim. İnsan, insanüstüne yükselmiştir… Ama insanüstü güce erişmenin gerektirdiği insanüstü akılcılığı gösterememektedir. Artık şu gerçeği itiraf etmenin zamanı gelmiştir sanırım: Üstün insan, gücünün artmasıyla birlikte, gerçekte zavallı ve acınacak insan hâline gelmiştir…”

Uzun süredir anlamamız gereken bu gerçeği şimdi lütfen kabul edelim diyor Fromm:

“Üstün insan olmakla, gerçekte, insan dışı bir varlık olduk biz.”
(Sahip Olmak ya da Olmak, Erich Fromm)

Zakânın Gönülden Ayrılması

Erich Fromm, modernizmin insan ruhunda yol açtığı deformasyonu, Darwin’in itirafıyla da teyit etmeye çalışıyor:

“Salt bilimsel ve yabancılaşmış bir zekânın, insanın kişiliği üzerine yaptığı etkileri, en yoğun biçimiyle Charles Darwin‘in hayatında bulabiliriz. Şöyle diyor Darwin:

‘Aklım, büyük bir bilgi birikimi arasından habire yeni yasalar filtre eden koca bir makineye dönüşmüştü sanki… Sevdiğim şeylerin artık bana tat vermez oluşları ve onlardan uzaklaşmam, mutluluğu yitirmeme yol açmıştı. Bu durum, zihnim açısından tehlikeli olduğu kadar karakterimin ahlaki özünün de zayıflaması sonucunu doğurmuştu çünkü doğal yapımızın en önemli yanını ve bize özgü olan duygularımı yitirmiştim.’

Darwin’in burada anlatmak istediği süreç, zamanın çok tutulan ve hızla yayılan bir özelliğinin, zekânın gönülden ayrılmasının bir göstergesidir.” (Sahip Olmak ya da Olmak, Erich Fromm)

Yavaş Yavaş…

Geliyorum, diyen bu felaketi Batı’nın önde gelen bilim adamları zaman zaman dile getirmeye başlayınca toplumun diğer kesimleri de olayın ciddiyetini anlamaya başladı yavaş yavaş:

“Artık birçok insan, endüstri çağının verdiği sözleri ve büyük vaatleri yerine getiremeyeceğini anlamış durumda çünkü biliyorlar ki mutluluk ve en büyük hazzı tatmak, tüm arzuların yerine getirilmesinin toplamından ibaret değildir.”(Sahip Olmak ya da Olmak, Erich Fromm)

Bu anlayış gücüne sahip çok az insanın yanında daha bir yığın insan, hâlâ bu acı gerçeği göremiyor Fromm’a göre:

Kimdir peki bunlar?

“Tüketimin tüm imkânlarını yaşayamamış ve elde edememiş olanlar, yani Batı dünyasının fakirleriyle sosyalist ülke halklarının çoğunluğu ve az gelişmiş ülkeler, tüketim mutluluk getirir, adlı ‘eski hayal’e kapılmaktan kendilerini alamamaktadırlar.” (Sahip Olmak ya da Olmak, Erich Fromm)

Fromm’un yaptığı bu analizin düşünmeye değer olmadığını ya da arada sırada da olsa hatırlanması gereken tespitler içermediğini kim iddia edebilir?

Felaketin Tarihsel Emareleri

Erich Fromm, insanlığın tükenişe doğru gittiğini, tarihsel ve toplumsal olaylarla da kanıtlamaya çalışıyor:

Bu bağlamda Avrupa ve Amerika tarihini, kelimenin tam anlamıyla yerden yere vuruyor, hem de bilimsel çevrelerce oldukça önemsenen bir Batılı kimliğiyle.

Ona göre Avrupa tarihi demek,

zorbalık,

açgözlülük,

sömürü,

başkalarını boyunduruk altına almak,

şiddet,

baskı,

halkların ezilmesi demek…

Avrupanın ve Kuzey Amerika‘nın tarihi -Hristiyanlık dinine rağmen- zorbalıkların, fetihlerin ve açgözlülüklerin tarihidir. En yüce değerlerimizi; diğerlerinden güçlü olmak, başkalarını boyunduruk altına almak ve sömürmek olarak sıralamak mümkündür.

Batı tarihinin fetih, sömürü, şiddet, baskı ve halkların ezilmesinin tarihi olduğunun kanıtları saymakla bitmez. Bundan arınık bir dönem ya da bir ırk veya sınıf bulmak mümkün değildir. Hatta iş çoğu kez, bir ırkın tümden ortadan kaldırılmasına dek vardırılmak istenmiştir. İşteAmerika‘da Kızılderililerin yok edilmesi için verilen mücadele, işte dinsel giysiye bürünmüş olan Haçlı Seferleri

Köle tüccarlarının, Hindistan‘a egemen olup orayı sömürenlerin, Çinlileri afyonu kendi ülkelerinde üretmeleri için zorlayan İngilizlerin, iki dünya savaşı çıkaran ve yeni bir savaşı destekleyenlerin, içlerinde tam dindar duygular besledikleri ve onları bu davranışlara yalnızca ekonomik ve politik zorunlulukların ittiği ileri sürülebilir mi? Yoksa bunlar vahşi ve zorba ruhlu bazı kişilerdi de geri kalan çoğunluk tam dindar mıydı? Eğer böyle olsa vicdanlarımız daha rahat olurdu şüphesiz ama gerçekler başka türlü söylüyor. Evet, belki yöneticiler, onları izleyenlerden daha açgözlü ve ganimet meraklısıydılar ancak zafer kazanmak ve düşmanları yenmek arzusu sosyal karakter içinde böylesine köklenmemiş olsa yöneticilerin de planlarını gerçekleştirmeleri mümkün olmazdı. Olimpiyatların böyle popüler olması da Batı’nın o zorba ruhlu kahraman anlayışının bir yansımasıdır. Olimpiyat, bu kahramanların -yani en güçlü, en dayanıklı olanların- ve zaferi kazananların yüceltilmesidir.

Ayrıca bunun yanı sıra dönen birtakım gizli oyunlar ve karanlık dolaplar, işin ticarete ve reklama dönüşmesi, çoğu kimsenin gözünden kaçmaktadır.” (Sahip Olmak ya da Olmak, Erich Fromm)

Bütün bu tespitleri, Batılı bir bilim adamının kaleminden çıkmış bir eserden okumak, dikkate değer bir durum değil mi sizce de? Ne de olsa Fromm, olay yeri görgü tanıklarından biri… Öyle değil mi?

Dinin İdeolojiye Dönüşmesi

Erich Fromm, manevi anlamda çöküşün analizini yaparken Batının din anlayışını da hedefine koyuyor:

“Ayrıntılı bir çözümleme bize, Avrupanın Hristiyanlaştırılması olayının yüzeyde kaldığını ve ancak on ikinci ve on altıncı yüzyıllar arasında böyle bir dönüşten söz edilebileceğini, ondan öncesinde ve sonrasında ise, dinin yalnızca bir ideoloji olarak kaldığını göstermektedir.

Bu dönemlerde belki kiliseye bir bağlılık ve teslimiyet söz konusu olmuş olabilir ama insanların kalplerinde bir değişmeye, yani karakterlerinde olumlu yönde bir gelişmeye rastlamak mümkün değildir.” (Sahip Olmak ya da Olmak, Erich Fromm)

Ve yine devam ediyor Fromm:

“Eğer Avrupa, on üçüncü yüzyıldaki ruhu devam ettirebilse ve bilimsel düşünce bu anlayıştan kopmadan gelişebilseydi, belki bugünkünden daha iyi bir yerde olurduk.

Ama ne yazık ki akıl, yararcı zekâya; bireysellik ise bencilliğe dönüşmüş ve toplumdaki hümanist ruh yok olmuştur. Böylece Hristiyanlaştırma süreci sona ermiş, Avrupa o eski cehalet ve dinsizlik devrine dönmüştür.” (Sahip Olmak ya da Olmak, Erich Fromm)

Yani bir nevi Fromm, aklın dumura uğradığı ve bireyselliğin bencillik olarak kabul gördüğü böyle bir çağın problemlerine neyin sebep olduğunun izini sürerken karşısına karanlık dönemlere has bir cehaletin ve dinsizliğin çıktığını belirtmiş oluyor.

Çözüm Nedir?

Erich Fromm; cehaletin, dinsizliğin, hiç durmadan bir şeylere sahip olmayı istemenin, kendi değerini sahibi olduğu varlıklarla özdeşleştirmenin ve onları kaybettiğinde de bir hiç olacağına inanmanın, insanlık için aslında büyük bir tehlike olduğunu söylüyor eserinde.

İşte bu noktada insanlığın önünde iki seçeneğin durduğuna işaret ediyor:

sahip olmak

ya da

olmak…

Psikanalist, Sosyolog ve Filozof Erich Fromm’a göre insanlar, felaketten kurtulmak istiyorlarsa davranışlarını ve inançlarını şimdi yaptıkları gibi sahip olmak ilkesine göre değil, olmak ilkesine göre ayarlamayı tercih etmelidir:

“Sahip olmak ya da diğer bir deyişle ‘olmamak’ güdüsünden kendimizi kurtarabildiğimiz ölçüde ‘olmak’ ilkesine yaklaşabiliriz. Bunun için de, sahip olduğumuz şeylere sıkıca sarılarak kişiliğimizi bulmaya çalışmaktan ve güvenlik duyma çabamızdan sıyrılmamız ve de kendi benliğimiz ile sahip olduklarımızı her şeymiş sanarak yüceltme alışkanlığından vazgeçmemiz gerekiyor.”
(Sahip Olmak ya da Olmak, Erich Fromm)

Erich Fromm, olmak ilkesini hayata geçirmeye çalışırken, sahip olduğumuz şeyler olmadan gelişemeyeceğimize ve başarılı olamayacağımıza dair yanlış kanaatlerimizi, karşımıza çıkacak en büyük engel olarak görüyor.

Ve insanın, sahip olduğu şeyler olmadan da gelişebileceğini ve başarabileceğini, bunun da ancak odak noktasını ve davranışlarını yönlendirecek gücü kendi içinde arayıp bulmasıyla mümkün olabileceğini belirtiyor.

Ve asıl mesele de bu noktadan sonra çok daha farklı bir boyut kazanıyor?

Son Söz

Erich Fromm, Sahip Olmak ya da Olmak adlı eserinin, kendisini daha önce belli kategorilere hapsetmiş kişileri bir hayli şaşırtacağını belirtiyor kitabının ön sözünde. Zira kendisi Batı kapitalizmini ve SSCB komünizmini reddeden Marksist-sosyalist insancıl yaklaşımın en önemli temsilcilerinden biri olarak tanınıyor bilim çevrelerinde.

Hâl böyle olunca da onu daha önce okumuş, belli düşüncelerinden dolayı çok sevmiş, benimsemiş kişilere, kitabında yer alan bazı söylemler kabul edilemez geliyor.

Benim ise derdim biraz daha farklı…

Erich Fromm insanın, sahip olduğu şeyler olmadan da gelişebilmesi için ihtiyaç duyduğu gücün ancak maneviyatını geliştirmesiyle ortaya çıkabileceği tezini ileri sürerken birçok yaşam ustasının görüşlerinden ve peygamberler tarihinden istifade edip Hz. Musa’nın ve Hz İsa’nın hayatından da örnekler veriyor çokça.

Hatta bazı din adamlarının, “… yitirilen mutlu beraberliğe ulaşabilmenin, Tanrı ile insan ve insan ile insan arasındaki birliğin yeniden kurulmasına bağlı olduğu ve bunun, kurtuluş ve mutluluk için tek çare olduğu” gibi sözlerinden de alıntılar yapıyor.

Buraya kadar bir sorun yok, olması gibi…

Ancak…

Ancak Hz. İsa ve Hz. Musa gibi peygamberlerden tutun da Buda gibi farklı öğretilerin farklı yaşam ustalarına kadar, geniş bir yelpazede “olmak” ilkesini irdelediği eserinde İslamiyet‘in ve onun peygamberi Hz. Muhammet‘in olmak ilkesine getirdiği yaklaşımdan tek kelimeyle dahi olsun bahsetmemesi aklımda soru işaretleri bırakıyor.

Bu ise ”damıtılmış bir olgunluk eseri” olarak kabul edilen Sahip Olmak ya da Olmak adlı eserinde, bakış açısını yeterince geniş tutamadığı ve sevilen bir bilim adamında olması gereken objektifliği yakalayamadığı izlenimi veriyor.

Hâlbuki tebliğ etmeye çalıştığı dinden vazgeçmesi için kendisine teklif edilen bütün değerli maddi varlığı,

“Allah’a yemin ederim ki güneşi sağ elime, ayı da sol elime verseler yine de vazgeçmem.”

sözleriyle reddeden Hz. Muhammet’in, sahip olmaktan olmak çizgisine nasıl geçilebileceğini gösteren bunca kişinin yanında –adıyla dahi olsa- anılmaması haksızlık olmuyor mu sizce de?


Sahip Olmak ya da Olmak adlı eserden sizin için derlediğim alıntılara buradan↵ ulaşabilirsiniz.


Düşüncelerinizi bizimle paylaşın! 


Yazar Hakkında

YORUMLAR
  1. Hüsna Öztürk

    Erich Fromm’un eseri ve tespitleri insanlık adına çok önemli ancak senin de belirttiğin gibi. Ezelden ebede insanlığa örnek ve rehber olan Hz Muhammet s.a.s gibi çok önemli bir şahsiyetten bahsetmemesi malesef yeterince objektif olmadığını gosteriyor. Bu durum senin gibi hassas okuyucuların ve yorumcuların gözünden kaçmayacağı gibi güvenide zedeler. Hassasiyetinden ve emeğinden dolayı teşekkürler Şule Hocam…

  2. Gülsüm Şule Bayraktar

    Farklı dinlerin peygamberleri olan Hz. Musa’nın ve Hz. İsa’nın, bunlardan oldukça farklı prensiplere sahip bir öğretinin ruhani öğretmeni Buda’nın, mistik lider Eckhart’ın, filozof Aristo’nun, yine Aquinolu Thomas, Schweitzer gibi başka başka filozofların yaptıklarından ve söylediklerinden örnekler verilerek “olmak” ilkesinin oldukça geniş bir yelpazede açıklanmaya çalışıldığı bir eserde Hz. Muhammet’in isminin dahi anılmaması, eserin güdük kalmasına sebep olmuş.
    Fromm, psikanalist ve sosyolog kimliğiyle ve yine farklı anlayışlardan da bahseden bir tarafsızlık hassasiyetiyle konuyu ele aldığı izlenimi vermeseydi bize, belki bu durum daha anlaşılır olabilirdi.
    Ancak ne yazık ki böyle olmadığı için, eseri okuyup bitiren okuyucuda, bazı şeylerin eksik kaldığı duygusu oluşuyor ister istemez.
    Bütün bunlara rağmen eserin, dikkate değer ve okunması gereken bir eser olduğunu da tekrar vurgulamam gerekiyor.

  3. Ali Şevki Öztürk

    Bu yazı bana Hz. Ali’nin o veciz sözünü hatırlatıyor. “Zenginlik kanaattedir.”
    İki kelimeye sığdırılmış bir derya.
    Böyle bir söz bir beşerin ağzından nasıl çıkar diye şaşırabilse de insan, Hz. Ali’nin çocukluktan beri mürebbisinin, daha sonra Hocasının ve daha sonra Kayınpederinin Alemlerin Rabbinin Habibi Efendimiz Hz. Muhammed olduğunu idrak edince bu deryanın nereden beslendiğini, kaynak olan Hz. Muhammed’in de Allah’ın nurunun tele’lü ettiği yerler ve göklerdeki en berrak Aynası olduğunu anlayınca durup tefekkür ediyor ve tefekkür ettikçe gözlerinden rahmet damlaları dökülüyor insanın…

  4. Anlattığınız bu manevi doygunluk, kültürümüzün en büyük zenginliği; Avrupa’nın ve Amerika’nın da adını koymakta zorlandığı ve aradığı düşünce.

    Bu düşünceye şiddetle duydukları ihtiyacı, sadece dışarıdan onlara bakan biri demiş olsaydı, bu o kadar dikkat çekici ve ikna edici olmazdı ancak Erich Fromm gibi, o kültürün yoğurduğu bir bilim adamının bu tespitlerde bulunması, sanırım çok daha önemli.

    Düşüncelerinizi paylaştığınız için teşekkür ederim.

  5. Mustafa Sinan Öztürk

    Günümüzle nasıl güzel özdeşleşen tesbitler yorumlar katkılar. Tek nefeste okudum hocam. Hakikaten artık bizlere hizmet sunma noktasındasın. Sen sağol hocam. Kalemine emeğine sağlık🌹👍

    • Dünyayı, başka kültürleri, farklı dünya görüşlerini, farklı bakış açılarını öğrenmek; insanın içinde bulunduğu çevreyi, inandığı değerleri, sahip olduğu kültürü daha iyi analiz etmesini sağlıyor.

      Düşüncelerinizi belirttiğiniz için teşekkür ederim.

  6. Beyza Nur

    💐💗

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir