Hissedilen Zaman / Kitap Yorumu

Hissedilen Zaman

Hissedilen Zaman, Marc Wittmann↵

Çok hızlı yaşıyor, çok çabuk tüketiyorduk hemen her şeyi. Biraz durmamız, yavaşlamamız ve daha sakin bir hayat sürmemiz gerekiyordu, biliyorduk bunu aslında ama bizi ne bir kimse durdurabilir ne de hızımızı kesebilirdi doğrusu.

Ve durduk nihayet, sonra hızımız da yavaşladı. Zaman, artık eskisi gibi değil farklı akmaya başladı.

Zaman, enteresan bir fenomen. Bazen bir türlü geçmek bilmeyen saniyelerle algılarız onu, bazen de su gibi akan yıllarla. Hâlbuki ne saniyeler birbirinden farklı ne de yılların akış hızı. Madem saniyeler ve yıllar değişmiyor, aynı; peki, o zaman bizim onları algılayışımız neden bu kadar farklı?

Ya da belki de şöyle sormalıyım: Siz zamanı nasıl algılamak isterdiniz?

Her saniyenin ve yaptığınız her şeyin farkına vararak dolu dolu ve uzun yaşadığınız hissi veren bir ömür sürmeyi mi isterdiniz yoksa zamanınızın kıymetini bilmediğiniz yıllara ağlamayı mı?

Bunu irdelemek istiyorum biraz. Elimde de Hissedilen Zaman adlı bir kitap. Yazarı Marc Wittman.

Hissedilen Zaman

Türkçe basımı 2018‘de gerçekleştirilen Hissedilen Zaman, Marc Wittmann↵a ait, 155 sayfadan oluşan incecik bir kitap. Marc Wittmann, eserinde hem bilimsel hem de psikolojik bir bakış açısıyla ele aldığı zaman konusunu birçok soruya cevap verecek şekilde irdelemeye çalışıyor.

hissedilen-zaman-marc-wittmann
Marc Wittmann

Neden bazı insanlar beklemeyi becerebilirken bazıları sabırsızdır?
Güdüleri doğrultusunda hareket eden insanların canları niçin daha kolay sıkılır?
Yaşlandıkça zaman neden daha çabuk geçer?
Hayattan yeteri kadar doyum sağlayamıyorsak bunun sebebi ne olabilir?

Hissedilen Zaman adlı kitabında Marc Wittmann‘ın bu son soruya verdiği cevap klişe de olsa dikkate değer. Ona göre, hayatımızdan doyum sağlayabilmemiz için yaşadığımız olayların ve içinde bulunduğumuz “an”ın tam olarak farkına varmamız ve biraz yavaşlayarak hayatı daha sakin bir şekilde yaşamamız gerekiyor. Aksi takdirde ömrümüz, bizim için ne kadar değerli olduğunu tam anlayamadığımız ve elimizden âdeta sabun köpüğü gibi kayıp giden “an”lara hayıflanmakla geçecek:

“Sık sık özel bir günü iple çekeriz ama sonrasında duygusal açıdan olaya samimi bir şekilde katılamamışız gibi görünür. Olan biteni umduğumuz kadar bilinçli bir şekilde yaşayamamışızdır. Yaşanan deneyim yeterince yoğun değildir. Ancak çok geç olduktan sonra hayıflanırız: Keşke sevdiğim biriyle olduğum anları daha dolu dolu (yani daha yoğun bir biçimde, anın tadını çıkararak) yaşasaydım.”

Bu hayıflanmayı yaşamayan yoktur herhâlde. Aynı şekilde, bu hayıflanmayı yaşamamak için bulunduğu zaman dilimine odaklanması gerektiğini bilmeyen de…

Asıl mesele, bunu pratiğe dönüştürebilmekte. Ve yine bunu, ömrümüzdeki baharlar ve kışlar daha henüz bitmeden başarabilmekte, tercihlerimizi de bu bilince göre yeniden gözden geçirmekte.

Neyi tercih ediyorsak…

Tercih etme özgürlüğümüzü ve irademizi kullanabilme yetimizi küçük görmemek gerekiyor. Geriye dönüp de yaşadıklarımızı gözden geçirdiğimizde -zorla ve baskıyla bize yaptırılanlar hariç- tercihlerimizin ve gösterdiğimiz iradenin hayatımızı nasıl da etkilediğini görürüz.

Zamana bağlı yaptığımız tercihler gibi mesela…

Şimdi iyi vakit geçirmeyi mi tercih etmeliyim yoksa uzun vadede daha iyi sonuçlar alabileceğim bir eylemi mi?

İleride daha büyük bir ödüle kavuşmaktansa bize hemen sunulan daha küçük bir ödülü alıp almama konusunda yapacağımız seçim, kişiliğimiz ve gelecekte bizi nasıl bir hayatın beklediğiyle ilgili önemli ipuçları veriyor.

Marc Wittmann, Hissedilen Zaman‘da bu konuyla ilgili Amerikalı Psikolog Walter Mischel‘in yürüttüğü ünlü bir araştırmadan da bahsediyor.

Zamana dayalı verilen kararlardan yola çıkarak hem okuldaki hem de hayattaki başarıyı büyük ölçüde tahmin edebilen bu çalışma, basit bir şekerleme testine dayanıyor.

Şekerleme Testi

“Bu araştırmanın en çarpıcı yönü, uzun bir süre çerçevesinde gerçekleştirilmiş olmasıydı: Başlangıçta dört ile beş yaşlarında beş yüzden fazla çocuğun tepkileri incelenmiş, on yıl sonra (çocuklar ergenlik çağındayken) ise araştırma devam etmişti.

İlk deneyde çocuklara şekerleme verilmişti. Gözetmen çocuklara şöyle diyordu: ‘İstersen şekerlemeni şimdi yiyebilirsin. O senin ama ben dönene kadar biraz bekleyebilirsen bir şekerleme daha alırsın ve onu da yiyebilirsin. Ama ancak birincisini yemezsen ikinci şekerlemeyi alabilirsin.’

Ardından gözetmen odadan çıkmış ve on dakika sonra geri dönmüştü. O arada çocuklar gözlenmiş ya da videoya çekilmişti. Çocukların yaptığı şeyler, vakit geçirme ve dikkatlerini şekerlemeden başka yöne çevirme stratejileri hakkında birçok sonuç çıkarmayı mümkün kılıyordu.

Tepkiler arasında büyük farklar vardı. Bazı çocuklar, şekerlemeyi anında yiyordu. Bazıları biraz beklemeyi başarıyor ama sonra -fark edilmeyeceğini umarak- küçük ısırıklar alıyor ve nihayetinde şekerlemeyi bitiriyordu. Bazı çocuklarsa belirlenen süre boyunca beklemeyi başarıyordu.

On dakika boyunca bir odada tek başına ve oyalayıcı hiçbir şey (örneğin doktorun muayenehanesinde bulunabilecek dergiler vs.) olmadan oturmak bir yetişkine bile zor gelir. Beklemeyi başaran çocuklar şarkı söylüyor, kendi kendilerine ‘ce-ce!’ yaparak oyun oynuyor ya da yüksek sesle düşünüyordu. Kendilerini oyalamak için stratejiler geliştirmişlerdi.

On yıl sonra…

On yıl sonra takip amacıyla çocuklardan yüz tanesine ulaşılabildi. Okuldaki performansları standart üniversiteye kabul sınavları temelinde belirlendi. Ayrıca ebeveynler de çocukların sosyal ve eğitsel becerilerini değerlendirdi.

Çok güçlü olmasa da yeterince belirgin bir bağıntı görüldü: Dört beş yaşlarındayken şekerlemeyi yemeden önce daha uzun süre bekleyebilen çocukların on yıl sonraki okul notları daha iyiydi ve ebeveynlerinin değerlendirmelerine göre ödev yapma, arkadaşlarla ilişki kurma ve can sıkıcı olaylarla başa çıkma konularında daha başarılıydılar.”

Şayet bu teste tabi tutulan siz olsaydınız ne yapardınız acaba?

Farz edelim ki çocuklardan bazılarının yaptığı gibi siz de güdülerinizin etkisi altında kalarak o anda elde edeceğiniz kazancı, uzun vadede elde edeceğiniz bir kazanca tercih edip şekerlemeyi yediniz, bu ne anlama gelirdi?

Hissedilen Zaman‘da Marc Wittmann, insanların ileride daha büyük bir ödüle kavuşmaktansa şimdiki zamana odaklanıp kendilerine hemen sunulan daha küçük bir ödülü almayı tercih ettikleri bu duruma “zaman miyobu” adını veriyor. Yani bu durumda siz, bir zaman miyobu olurdunuz.

Önünüzdeki şekerlemeyi yemeyip ikincisini beklemeyi başarabilseydiniz ne olurdu peki?

O zaman da sizin, hayatın getirdiği sorumluluklardan kaçmayıp bunların ne anlama geldiğini bilen ve güzele ulaşmak adına mücadele etmenin ve sabırlı olmanın ne kadar önemli olduğuna inanmış biri olduğunuz anlaşılırdı.

Basit, sıradan ama gerçekliği olan bir test bence.

Yeter ki çocukların davranışlarını, içinde bulundukları çevresel koşulların da etkileyebileceği gerçeğinden hareketle test, aynı koşullara sahip çocuklar arasında yapılmış olsun.

Hissedilen Zaman ve Denge

Hep duyduğumuz bir kilşedir: Şimdiye odaklan ve sakın “an”ı kaçırma!

Lastik gibi her yöne çekilebilecek bir telkin.

“Şimdi”ye yapılacak vurgunun dozunu kaçıranların, tehlikeli yaşamlarıyla nispeten daha çok öne çıktığını, daha fazla uyuşturucu kullandığını ve daha fazla hız cezası yeme eğilimi gösterdiğini belirtiyor Marc Wittmann.

Ama biz biliyoruz ki hayatımızın olumlu bir nitelik kazanması için şimdiki zamana odaklanmamız ve şimdi yaşadığımız şey her neyse çakralarımızı açıp o “an”a kilitlenmemiz de gerekiyor.

Sanki bir çelişki varmış gibi duran bu iki tespit, aslında bizi, şimdiki zamana odaklanmanın önemli olup olmadığı noktasına değil şimdiki zaman perspektifinin ne kadar vurgulanması gerektiği sorusuna götürmeli.

Zira şimdiki zamana olması gerekenden fazla vurgu yapmak, bizi hem şimdiki zamanın ötesine geçerek gelecekle ilgili planlar yapamaz hâle getirir hem de geleceğe yönelik özgürce hareket etme kapasitemizi sınırlar.

Öte yandan geleceğe aşırı odaklanmak ise takvimimizde işaretlediğimiz her olayı dikkatle takip etme ve gelecekle ilgili beklentilerimize hapsolduğumuz için bizi, yaşadığımız zamanı tecrübe etme potansiyelimizi yitirme tehlikesiyle baş başa bırakır.

Böyle olduğu için de gelecekteki beklentilerimiz gerçekleşene ve hedeflerimize ulaşıncaya kadar içinde bulunduğumuz zaman dilimi bizi huzursuz eder.

Zaman Algısı ve Mutluluk

Mutluluğun sadece hedefe varıldığında gerçekleşeceğini zannetmek, hem hedefe varıncaya kadar yaşanması gereken süreci bizim için katlanılması güç bir eziyete dönüştürür hem de sürece dair zaman algımızı olumsuz etkiler. Zaman, bir türlü geçmek bilmez.

Hâlbuki bu sürecin daha farklı ve daha anlamlı yaşanabileceği ihtimalini de düşünebiliriz pekâlâ. Dağcılar mesela… Yüksek mi yüksek dağlara binbir eziyete katlanarak tırmanan bu cesur yüreklerin, tırmanma sürecinde aldıkları keyfin, zirveyi gördüklerinde yaşadıkları hazdan kat kat fazla olduğunu tahmin etmek hiç de zor değil.

Onlar zamanı böyle deneyimliyor, peki ya gençler?

Ergenlerin sık sık sorduğu “Daha gelmedik mi?” sorusu, ergenlerin de zamanı farklı deneyimlediğini gösteriyor.

Marc Wittmann, gençlerin bu sabırsızlığını, zamanı algılamalarındaki farklılıkla açıklıyor. Ona göre ergen dünyasında, her şeyin çoğunlukla fazla uzun sürdüğüne dair bir his mevcut. Bu yüzden hedefe varmak için yaşamaları gereken süreci, haz aldıkları birçok şeyden mahrum kalacakları çok uzun bir zaman dilimi olarak algılıyor, bunun da çok yüksek bedel ödemek anlamına geldiğini düşünüyorlar. Çok sonra gelen büyük ödülleri de işte bu yüzden önemsemiyorlar.

Aynı problemin, zaman algısını henüz olgunlaştıramamış yetişkin bireylerce de yaşandığını düşünebiliriz elbette.

Onlar için de, ellerini uzattıklarında dokunabilecekleri kadar yakın duran hazlar ve o anlar çok daha önemli, bu hazzı ertelemek ağır bir bedel. Uzun vadede elde edecekleri kazanç ise avuçlarının içinde olmadığı için müphem.

Hayatı etkileyen kırılma noktası…

Zaman Kültürü

Bu kırılma noktası, sadece gençleri ya da sadece yetişkin bireyleri değil toplumları da etkiliyor Wittmann‘a göre. Buna çarpıcı bir de örnek veriyor:

Yapılan bir araştırmada, İtalya‘nın güneyiyle kuzeyi arasındaki çatışmalara, bölgesel zaman perspektiflerindeki farklılığın sebep olduğu ortaya çıkmış. Güneydekilere kıyasla daha fazla gelecek yönelimli olan kuzeylilerin, bariz bir şekilde ülkenin zenginliğinin daha büyük bir oranını ürettiği anlaşılmış.

Öte yandan daha düşük eğitim seviyesine sahip olan güneydekilerin de, daha çok şimdiki zamana yönelik düşündükleri ve geleceği daha az dikkate aldıkları tespit edilmiş.

Bu verilerden sonra kendi zaman algımızı da sorgulayabiliriz pekâlâ.

Hissedilen Zaman ve Son Söz

Evet, belki Necip Fazıl gibi biz de,

Nedir zaman, nedir?
Bir su mu, bir kuş mu?
Nedir zaman, nedir?
İniş mi, yokuş mu?

sözleriyle zamanın ne olduğunu irdeleyebilir ya da

Ne içindeyim zamanın
Ne de büsbütün dışında

diyerek Ahmet Hamdi Tanpınar gibi, kendimizi ne sonu olan bir dünya zamanından azat edebilir ne de tam anlamıyla sonsuzluğa emanet edebiliriz. Ama şu soruyu sorabiliriz belki?

Ben ne yaptım?

“Bir yanda hayatın kısalığı ve ölümün kaçınılmazlığı varsa diğer yanda da herkesin kendisine verilen zamanla ne yaptığı vardır.”

(Hissedilen Zaman, Marc Wittmann)

Marc Wittmann, Hissedilen Zaman adlı eseriyle -zamana dair sunduğu geniş bakış açısının ışığında- hayat, zaman, ölüm gibi temel konularda belli bir farkındalık oluşturmaya çalışıyor.

Yani bir nevi, geçen her saniyeyle birlikte içinde bulunduğumuz bütün “an”ları geçmişe nasıl teslim ettiğimizin hesabını bir gün mutlaka kendimize soracağımızı hatırlatarak bu yüzden zamana dair algılarımızı yeniden sorgulamamız gerektiğini salık veriyor.

Bu sorgulamayı zamanı boşa harcadığımız üzerinden yapan Seneca, Yaşamın Kısalığı Üzerine adlı kitabında şöyle diyor:

“Mesele, yaşamak için kısa bir süremizin olması değil, bunun çoğunu harcamamızdır. Hayat yeterince uzundur ve tamamını iyi bir biçimde değerlendirdiğimiz takdirde bize en büyük başarıları elde etmemiz için yeterince cömert bir süre verilmiştir.”

Demek beyhude faaliyetlerle boşa harcadığımızda hayat kısa, gerçekte ise yeterince uzun ama zamanımızı nasıl kullanacağımızı bildiğimiz takdirde.

kitap (25)

Zamana dair kısa bir yazı için tıklayınız↵

Düşüncelerinizi yorum köşesinde bizimle paylaşabilirsiniz.

Yazar Hakkında

YORUMLAR
  1. Beyza Nur

    🌸

  2. Derya

    Evet bu kitap birçok doğruyu içinde barındırıyor. Özellikle de şekerleme testi ve onun sonucunda sabredenin ileriki yaşamının daha olumlu gittiği tesbiti etkileyici. Bu durum bana açıkçası İslam dininin öngördüğü sabır ve sabır edenin kazandığı yönündeki öğretisini anımsattı. Gerek zorluklara karşı sabır ve gerekse o an elde edilen küçük ödüllere karşı onları bir anda yok etmeyip de sabırla büyütme yönünde harcanan emek tabi ki kişileri olgunlaştırır. Sonuçta fevri hareketleri ve sözleri olmayan olgun kişilikler şüphesiz böyle ortaya çıkıyor. Bu çalışman için teşekkür ediyorum eline sağlık Şule.

  3. Düşüncelerini paylaştığın için asıl ben teşekkür ederim.🙂💐

    Şekerleme testi, etkileyici gerçekten. Bu araştırmanın yazımda bahsetmediğim bir diğer ilginç tarafı da Şekerleme Testi’nin hikâyesinin yıllar sonra da devam ettiği. İlgini çekebileceğini düşünerek onu da buraya kaydediyorum:

    “İlk araştırmadan kırk yıl sonra katılımcıların elli dokuzu (artık kırklı yaşların ortalarındaydılar) üçüncü kez test edildiler. 2011 yılında çalışma arkadaşlarıyla birlikte araştırmanın devamını yayımladığında Walter Mischel’in kendisi seksen bir yaşındaydı.

    Arzu edilmeyen tepkilerin nasıl bastırıldığının test edilmesi için katılımcılardan, bilgisayar ekranında beliren yüzlere olabildiğince çabuk tepki vermeleri istemmişti; belli tipler gösterildiğinde bir tuşa basılacaktı.

    İnsanlar, kural olarak mutlu yüzlere, nötr yüzlere kıyasla daha çok tepki verirler. Nötr bir yüz gördüklerinde tuşa basmaları ama mutlu bir yüz gördüklerinde basmamaları istendiğinde, katılımcılar mutlu ifadelere tepki verme eğilimini bastırmak durumundaydılar.

    Bunu yapmanın epey zor olduğu ortaya çıktı çünkü deneyde yüzler hızlıca peş peşe gösteriliyordu, katılımcıların mümkün olduğunca çabuk tepki vermesi gerekiyordu. Sonunda şuna kanaat getirildi:

    Çocukken önlerindeki şekerlemeye yönelik arzularını dizginleyemeyen bireyler, şimdi mutlu yüzler göründüğünde ‘izinsiz olarak’ tuşa basmaya daha çok meyilliydi.”

    Küçük, basit ama akıllıca tasarlanmış ve sonuçları itibariyle de oldukça düşündürücü bir araştırma, öyle değil mi Deryacım?

  4. Melik Vatansever

    Yaşadıklarımız ve yaşayacaklarımız şu anki bulunduğumuz noktayla, karakterimizle direkt bağlantılı diye düşünüyorum. Eseri bilmeme rağmen daha önce okuma fırsatım olmamıştı. Zamanlama şans oldu benim için☺ Üslubunuz oldukça yalın ve doyurucu.

    Gerçek şu ki eser seçimlerinizdeki kriterlerinize verdiğiniz ehemmiyet, alanınızda daha geniş kitlelere ulaşmanızda büyük etken olmuş gibi görünüyor. Zira geçtiğimiz günlerde kültürel bir platformda isminizin anıldığına şahit oldum ve sanırım sizi tanıyan biri olmamdan kaynaklı, değişik bir his duydum.

    Umarım çalışmalarınızdan daha çok faydalanır, başarılarınıza daha çok şahit oluruz 🍀

    • Hem geniş kitlelere ulaşma konusundaki iyimser yaklaşımınız ve hem de değerlendirmeleriniz beni çok mutlu etti doğrusu.
      Güzel temennileriniz için çok teşekkür ederim Melik Bey.

  5. Melik Vatansever

    Mutlu oldum. Ben de teşekkür ederim hocam, bilgi birikiminizi emeklerinizi güncel olarak çabucak erişebilecek bir platformda bizimle paylaştığınız için.
    Görüşmek üzere🍀

  6. Mustafa Sinan Öztürk

    Kitabı yakın bir zamanda okuma fırsatı bulmuştum hocam.Oldukça ilginç bir eser.Zaman kavramını sorguladığımda psikolojik felsefi dini ve bilimsel bir tümselde farklılıklar yaratmıştı bende.
    Kendimize yeterince zaman ayıramamış olmamızın doğuracağı sonuçların ağırlığınıda yorumlarınızda buldum.Belirttiğiniz gibi bir çoğumuz için oldukça uzun sayılır şu fani dünyada bize ayrılan zaman.Maalesef hiç bir şeyin ama hiç bir şeyin kıymeti bilmiyoruz onu kaybetmedikçe 😒Teşekkürler.Hoşça kalın…

    • Bizim için değerli olan bir şeyin kıymetini sonradan anlamak, hepimizin başına gelebilecek bir şey Sinan Bey. Bu rahatsız edici duygudan kurtulabilmek için kitapta verilen bir iki öneriyi paylaşabilirim sizinle.

      Dikkatimizi içinde bulunduğumuz “an”a yoğunlaştırmalıymışız, zihnimizin başka şeylerle dağılıp gitmesine engel olmamız gerekiyormuş. Kitabın yazarının bu konudaki önerisi, dikkatimizi yoğunlaştırmaya küçük egzersizlerle başlamak ve bunu yapmaya bıkmadan devam etmek. Aksi takdirde, küçük bir kazanım bile -biz eğer bunu devam ettiremezsek- sönüp gidermiş. 🙂

      Ancak yine de her şey umduğumuz gibi gitmeyebilir.

      Bununla ilgili kitapta küçük bir anekdot da paylaşılmış. Dostoyevski’nin Budala adlı romanında, ölüme mahkûm edildikten sonra affedilen bir adamın, yaşamasına izin verilirse her saniyenin tadını çıkaracağına dair ettiği yemini sonradan tutamadığı anlatılmış. Ölümün kıyısından döndüğü -ve muazzam bir zihin açıklığı içeren- deneyimine rağmen o şekilde yaşamaya devam edemediği ve çok dakikasını, çok zamanını boşa harcadığı anlatılmış.

      Biz onları kaybetmeden elimizdeki şeyin değerini bilmemiz hiç kolay değil ama yine de bu uğurda çaba göstermekten vazgeçmememiz gerekiyor.

      Düşüncelerinizle sayfaya renk kattınız, çok teşekkür ederim Sinan Bey.

      • Mustafa Sinan Öztürk

        Asıl bizler teşekkür ederiz hocam. Alanınızdaki enerjinizi hissetmemek mümkün değil. Tevazunuz, müthiş özverili aydınlatma gayretiniz, ulaşabileceğiniz, katkı sunabileceğiniz her bir fert için bu enerjinizi sonuna kadar kullanma azminiz, her türlü takdirin üstünde. Asıl biz teşekkür ederiz. Sonraki ilk çalışmanızda görüşmek üzere 🙏

        • Estağfurullah Sinan Bey, beni aşan ne kadar güzel sözler söylemişsiniz öyle.🙂
          Nezaketiniz için çok teşekkür ederim.🙏

          • Mustafa Sinan Öztürk

            👍🙏🍀

        • Engin Akan

          Gerçekten her insan, hayatının belli bölümlerinde zamanın su gibi akıp gittiğine, bazen de sanki hiç geçmeyecekmiş gibi çakılıp kaldığına şahitlik etmiştir. Bu biraz da yaşanan anın güzel veya kötü geçmesiyle alakalı olsa gerek. Güzel olanlar bitsin istemezsin şu gibi akar, kötü olan bir an önce bitsin dersin, geçmek bilmez… Tabi bir diğer boyutu da bu zamanı ne kadar olumlu kullandığımızla alakalı. Bunu ne kadar başarabiliyoruz?
          Çok güzel bir çalışma olmuş, emeğinize sağlık. Kendi hayatımla alakalı da çok şey aldım. Teşekkürler…

          • Zamana dair sunduğunuz tespit, meselenin -kitapta da belirtilen- farklı bir boyutunu ele alıyor Engin Bey.

            O da şu: zamanın duygusal boyutu
            Kitap, içinde bulunduğumuz zaman diliminin bize göre uzayıp kısalmasında, duygularımızın etkin bir rol oynadığını belirtiyor. Yani içinde bulunduğumuz an mutluysak zaman su gibi akıyor, yok değilsek eğer, zaman bir türlü geçmek bilmiyor.

            Ama meselenin asıl ilginç tarafı, bu su gibi akıp geçen zaman dilimlerinin, bizde sonradan daha uzun ve daha doyumlu yaşadığımız hissini uyandırması.

            Buradan da yazar, şöyle bir sonuca ulaşıyor: Yaşadığımız olaylarda duygusal bir derinlik ya da anlam olduğunda zamanı, su gibi akıp geçiyor şeklinde algılasak da, sonradan geriye dönüp baktığımızda, hayatımızın öznel olarak daha uzun ve daha doyumlu geçtiği duygusunu yaşarız.

            Düşüncelerinizle sunduğumuz katkıdan dolayı çok teşekkür ederim Engin Bey.

  7. Esma Kuralkan

    👌🏼👌🏼👍

  8. Kadriye Ertürk

    Bazen hemen geçsin istediğimiz bazen de durdurmak istediğimiz ama hiç başedemediğimiz işvebaz, acımasız , kaçak hayaletttir zaman. Karşısında duramadığımz böylesi fenomen bir kavram üzerine yazılmış bir eser için yapılmış çok güzel bir değerlendirme yazısı olmuş. Emeğine sağlık Şulecim. 🌹🌹🌹

  9. Zarif ve etkileyici üslubunla zaman, tam da hak ettiği yeri bulmuş Kadriyecim.🙂 Zamanı nitelerken kullandığın ifadeler, çok hoş: işvebaz, acımasız, kaçak hayalet… 👍

    Zamanın karşısında işimiz ne kadar da zor!!!

  10. Dilek Aras

    Hissedilen zaman…Müthiş bir kavram, imge, sembol…Dün de bugün de yarın da olabilir …
    Belki hiçbiri tek bildiğim zamanın hızla akıp gittiği. Zamanı değerlendirmek evet göreceli bir durum ve bu kitapta bu gözler önüne serilmiş anladığım kadarıyla. Tahlilin yorumun beni çok etkiledi. Şulecim hayatım film şeridi gibi aktı adeta gözlerimin önünden. Kaçırdığım zamanlar ya da iyi ki öyle olmuş dediğim anlar bir bir geldi muhayyileme… “Anı”mızı değerlendirerek doyumlu bir hayat yaşamak kulağa hoş gelse de kaçımız yapabiliyoruz diye sorguladım kendimi… Ötelenen anlar, Zamanlar, hayatlar… Hangisi doğru hangisi yanlış. Tek doğru zamanı durduramıyoruz çok hızlı ona ayak uydurmak zorunda hissediyoruz kendimizi yetişebiliyor muyuz orası muamma…
    Kitabı okuyunca cevap bulabilirim umuduyla ellerine yüreğine sağlık Şulem🙏🏻

    • Bu tür kitapların -en iyisinin bile- yapabileceği şeyler ne kadar da sınırlı, öyle değil mi Dilekcim? Zira zaman karşısındaki çaresizliğimizin önüne ne bir kimse geçebiliyor ne de başka bir şey. Yaptığın yorum, bunu o kadar derinden hissettiriyor ki…😔
      Okuduğumuz şeyler, zaman algımızı biraz daha iyileştirebilmek için verilmiş birkaç ipucu olmaktan öte bir anlam taşımıyor ne yazık ki.
      Derinlik kattın, çok teşekkür ederim.

  11. Esma Kuralkan

    👍👏

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir