Aralık Ayında Ne Oldu?

EDEBİYAT TARİHİNDE ARALIK AYI

Tarihte bugün ne oldu? Edebiyat tarihinde aralık ayında ne oldu?

(Sürekli güncellenen bir sayfa)

03.12.1994

tarihte-bugun (26)

03.12.1994’te İstanbul’da ölen Orhan Şaik Gökyay, “Bu Vatan Kimin?” adlı şiiriyle unutulmazlar arasına girmiştir.
Saz ve tekke şiirini özümseyen Gökyay, eleştirileri ve edebiyat araştırmalarıyla tanınmıştır.

BU VATAN KİMİN?

Bu vatan toprağın kara bağrında
Sıradağlar gibi duranlarındır,
Bir tarih boyunca onun uğrunda
Kendini tarihe verenlerindir.

Tutuşup kül olan ocaklarından,
Şahlanıp köpüren ırmaklarından,
Hudutlarda gaza bayraklarından
Alnına ışıklar vuranlarındır.

Ardına bakmadan yollara düşen,
Şimşek gibi çakan, sel gibi coşan,
Huduttan hududa yol bulup koşan,
Cepheden cepheyi soranlarındır.

İleri atılıp sellercesine
Göğsünden vurulup tam ercesine,
Bir gül bahçesine girercesine
Şu kara toprağa girenlerindir.

Tarihin dilinden düşmez bu destan,
Nehirler gazidir, dağlar kahraman,
Her taşı yakut olan bu vatan
Can verme sırrına erenlerindir.

Gökyay’ım ne yazsan ziyade değil,
Bu sevgi bir kuru ifade değil,
Sencileyin hasmı rüyada değil,
Topun namlusundan görenlerindir.
Orhan Şaik Gökyay


04.12.1131

tarihte-bugun (27)

04.12.1131’de ölen Ömer Hayyam’ın edebiyat tarihindeki yerini belirleyen unsur, yazdığı rubailerdir.
Rubaileri, “İran ve doğu edebiyatında rubai türünün kurucusu” olarak tarihe geçmesini sağlamıştır.
Ömer Hayyam 11. Yüzyıl’da Semerkant’da cebir üzerine çalışırken, denklemde bilinmeyen sayılara Arapça “şey” diyordu. Bu sözcük Endülüs’deki İspanyolca yapıtlarda “xey” olarak yazıldığından, zamanla X biçimini aldı ve bilinmeyeni göstermekte kullanılan evrensel X harfine dönüştü… (alıntı)

“Varlığın sırları saklı senden, benden.
Bir düğüm ki ne sen çözebilirsin ne ben.
Bizimki perde arkasında dedikodu.
Bir indi mi perde, ne sen kalırsın ne ben.”

“Yalnız bilgili olmak değil adam olmak;
Vefalı mı değil mi insan, ona bak.
Yücelerin yücesine yükselirsin
Halka verdiğin sözün eri olarak.”

“Şu dünyada üç beş günlük ömrün var,
Nedir bu dükkânlar, bu konaklar?
Ev mi dayanır, bu sel yatağına?
Bu rüzgârlı yerde mum mu yanar?”
Ömer Hayyam


06.12.1936

edebiyat-tarihinde-bugun

(d. 1845)

ANILARINI YAYIMLAYAN İLK MÜSLÜMAN KADIN YAZAR

06.12.1936 günü İstanbul’da ölen Leyla Hanım, Fıtnat Hanım ile birlikte dönemin mecmualarında açık imzası görülen ilk kadın şairlerdendir.
Şiirleri ‘Solmuş Çiçekler’ ismiyle yayımlanmıştır.

Çocukluğunu ve gençliğinin en güzel yıllarını Çırağan Sarayı’nda geçiren Leyla Hanım, Anılar adlı eserinde saraydaki ince, zarif ve eşsiz zenginlikteki ortamı anlatırken, sultanların ve saray kadınlarının renkli yaşamını akıcı bir dille aktarır.

Leyla Saz’ın anılarının, bestelerinin ve şiirlerinin çoğu Bostancı’daki köşkü yandığı zaman kaybolmuştur.

“Yandı köşküm pılım pırtım bucağım
Söndü hiç tütmemek üzre ocağım

Heder oldu çekilen bunca emek
Ne evim kaldı, ne bahçem, ne çiçek

Ne sazım kaldı, ne nağmem, ne nota
Ne masam kaldı, ne minder, ne oda

Ne kalem kaldı, ne defter, ne kitap
Her ne yazdımsa bütün oldu yebab

Bir ağızdan ederek hep feryad
Elbet etmişler idi istimdat

Yandı mahvoldu bütün asarım
Varmış oğlumda biraz eşarım
(…)
Yapılsa ev alınır hepsi yine
Konmaz asar-ı güzidem yerine

Başka hepsindeki his, vak’a, hayal
Şimdi tekrarı ise emr-i muhal
(…)
Aradım, topladım ettim itmam
Bende mevcut idi mevcut makam

Deyiverdim hem bu imiş hükm-i kader
Gam da elbet ömrüm gibi elbet geçer.


07.12.1956

edebiyat-tarihinde-bugun (1)

1889’da İstanbul’da doğan Reşat Nuri Güntekin, 7 Aralık 1956’da akciğer kanseri tedavisi için gittiği Londra’da vefat etti.
Cumhuriyet dönemi edebiyatında önemli bir yeri olan Çalıkuşu, Yeşil Gece ve Anadolu Notları gibi eserlere imza atmış roman, hikâye ve oyun yazarıdır. Müfettişlik görevi ile Anadolu’da gezdiği için Anadolu insanını yakinen tanımıştır.

Yanlış Batılılaşma, batıl inançlar, günlük yaşam, kuşaklar arası anlaşmazlıklar eserlerinde işlediği önemli konulardır. Bozulan insani değerler ve ahlak yapısı üzerinde ısrarla durur.

“Elemlerde bir gizli şefkat var gibidir. Şikâyet etmeyenlere, kendilerini güler yüzle karşılayanlara karşı daha az zalim olurlar.”

“Ben zannediyordum ki ömürlerimizin teknesini istediğimiz sahile götürmek için yalnız onun dümenini ele almak kâfidir.
Şimdi anlıyorum ki değilmiş. Yollar görünmez kayalarla doluymuş.”

“Ümitsiz hastalıkların, mukadder felaketlerin son bir ilacı vardır: Tahammül ve tevekkül.”


11.12.1975

tarihte-bugun (25)

(12 Ocak 1905 – 11 Aralık 1975)
Yazar, şair, tarihçi ve düşünce insanı olan Hüseyin Nihal Atsız, edebiyat çevrelerince “atlıyı atından indirecek üslupla yazılar yazan adam” olarak bilinir.

Cumhuriyet döneminde Türkçülüğü savunan sanatçılar arasında öne çıkmış, bu konuda pek çok makale ve şiir yazmıştır.

Eserleri:
Roman: Bozkurtların Ölümü, Bozkurtlar Diriliyor, Ruh Adam, Deli Kurt, Dalkavuklar Gecesi Şiir: Yolların Sonu Araştırma: Türk Edebiyatı Tarihi, Edirneli Nazmi

Şiirlerinden örnekler…

MUTLAK SEVECEKSİN

Kalbin benim olsun diyorum, çünkü mukadder…
Cismin sana yetmez mi? Çabuk kalbini sök, ver!
Yoktur öte âlemde de kurtulmaya bir yer!
Mutlak seveceksin beni, bundan kaçamazsın…

Ram ol bana, ruhun yeni bir âleme girsin…
Yazmış kaderin: Aşkıma ömrünce esirsin!
Aklınla, şuurunla, hayalinle bilirsin.
Mutlak seveceksin beni, bundan kaçamazsın…

SESLENİŞ

Her gece orda bir yaslanan mı var?
Sessizce kirpiği ıslanan mı var?
Uzaktan bana bir seslenen mi var?
Ne diyor? Sesini alamıyorum.

Acaba yaşlı mı kara gözlerin?
İçimde bir derin yara gözlerin…
Daldı mı uzak bir yere gözlerin?
Görmüyor, bilmiyor, bilemiyorum…

Günleri sayarım, geceler iner,
Beklerim geceyi, yıldızlar söner,
Gizli bir yaram var, durmayıp kanar;
Neresi? Bulup da silemiyorum.

Ulaşsa da sana yolların ucu,
Varmaya yetmiyor Atsız’ın gücü.
İçimde dururken bu kadar acı,
Hâlâ yaşıyorum, ölemiyorum.

ÖZLEYİŞ


Yanımda sanırım, bakarım düştür;
Güldüm zannederken gözlerim yaştır.
Umduğum ne varsa hepsi de boştur;
Yine de bekliyor onu gözlerim.

Sazlar var: Durmadan gurbeti çalar;
Hayal var: Gözümü, gönlümü çeler.
İçimde bir bülbül şakıyıp çiler:
Özledim, yıllarca daha özlerim…
Hüseyin Nihal Atsız


12.12.1916

tarihte-bugun (21)

cemil-meric (1)

Günlüklerinin yer aldığı Jurnal kitabında kendisini,

“Kimim ben? Hayatını, Türk irfanına adayan, münzevi ve mütecessis bir fikir işçisi.” sözleriyle tanımlayan yazar, çevirmen ve mütefekkir Cemil Meriç, 12 Aralık 1916’da Hatay Reyhanlı’da doğdu.

1955’te gözlerindeki rahatsızlığının artması sonucu görmez oldu, ama olağanüstü çalışma ve üretme temposu düşmedi. Çeşitli dergilerde yazıları yayımlandı. Hisar dergisinde “Fildişi Kuleden” başlığıyla sürekli denemeler yazdı.

1974’te emekli oldu ve yılların birikimini art arda kitaplaştırmaya girişti. l984’te önce beyin kanaması, ardından felç geçirdi, 13 Haziran 1987’de vefat etti.

Makalelerinde ve yayımladığı eserlerinde Asya’nın Avrupa ile hesaplaşmasını, 150 yıldır gölgeler âleminde yaşayan ve insanından kopan aydının trajedisini anlatır. Müphem, tarif edilmemiş, Avrupa’nın emellerini dile getiren ama bizim şuursuzca benimsediğimiz mefhumları, ideolojileri, sloganları, eserlerinde aydınlığa kavuşturmaya çalışır.

Aşağıdaki sözler ona aittir.

Yalnızlık, yalnız kalamamaktır.”

Kahramanlık, hatada ısrar etmemektir.”

“Düşman, hepimizin ortak düşmanı: Yalancı Avrupa ve şuursuz Orta Doğu insanı.”

Kadın, gözleriyle sorar ve beklediği cevabı alamayınca ölür ve öldürür. Peki, beklediği cevabı alırsa? Yeniden sorar kadın. Cevap cümle değil, harekettir.”

“Hayatı anlamadan geçip gidiyoruz. Olgunlaşmak kalbin daha hassas, kanın daha sıcak, zekânın daha işlek, ruhun daha huzurlu olması demek. İçlerinde böyle bir canlılık, böyle bir hayat coşkunluğu duyanlar dünyanın biricik hâkimleridir…”

“Sen cehennemi anlayamamışsın dostum!
Cehennem; hatıraların küllenmesi,
ümitlerin susması…
Cehennem haykıramamak…
Cehennem ağlayamamak…”

Cemil Meriç


13.12.1934

tarihte-bugun (24)

oguz-atay

Oğuz Atay, 12 Ekim 1934’te Kastamonu’nun İnebolu ilçesinde doğdu.

Gençliğinde çatışma yaşadığı babasına, duygusal yönüyle annesinin oğlu olduğunu şöyle anlatır: “Çünkü ben babacığım, biraz da duygularımın ‘romantik’ bölümünü, sen kızacaksın ama annemden tevarüs ettim.”.

Altı yıl süren evliliğinin mirası kızları Özge’dir.

Özge 15 yaşındayken babası tedavi için İngiltere’ye gider. Hasta yatağında üşenmeyip kızının mektuplarındaki noktalama işaretlerini düzeltir Oğuz Atay. Son olarak Turgenyev’in Babalar ve Oğulları’nı okumasını salık verip “Bitirince konuşuruz.” der. O konuşma hiç yapılamaz.

Türk edebiyatında, yazdığı Tutunamayanlar ile post-modern tarzda eser veren ilk yazar Oğuz Atay’dır.

O, bu romanı için “Tutunamayanlar ile çok basit bir iş yapmak istedim, insanı anlatmayı düşündüm.” der.

Atay, 1976’nın sonunda önce grip olduğunu düşünür. İlaçlar baş ağrısını geçirmez, hatta bir süre sonra çift görmeye başlar ve kısa sürede beyninde iki tümör olduğu anlaşılır. Tümörlerin alınması için Londra’ya gider. İki tümörden yalnız biri alınabilir.

Bir sene sonra 13 Aralık 1977’de arkadaşı Altay Gündüz’lerin evinde kalır. Sonrası Gündüz’ün anılarından: Oğuz Atay bir ara banyoya gider. Bir süre çıkmaz. Bir sessizlik olur. Seslenirler “Nasılsın Oğuz?” diye. “Sevinmeyin, daha ölmedim!” karşılığını verir banyodan. Sonra yine sessizlik olur. Bir şeyler ters gidiyordur. Gündüz kapıyı kırar. Oğuz Atay ölmüştür.

Oğuz Atay, eserlerinde toplum kurallarıyla çatışan aydınların iç dünyasını, yalnızlık, isyan, intihar, iletişimsizlik, hayatın anlamsızlığı, yabancılaşma, toplum eleştirisi, aydın eleştirisi gibi konuları ele almıştır.

Tutunamayanlar adlı romanı; ele aldığı konu, konuyu işleyiş tarzı ve iç monolog, bilinç akışı, alıntı gibi yeni anlatım tekniklerini kullanması bakımından oldukça dikkat çekicidir.

Tutunamayanlar  (Yorum ve İnceleme) ↵

Tutunamayanlar (Kitap Sözleri) ↵


13.12.1979

tarihte-bugun (22)

1916’da İstanbul’da doğan Behçet Necatigil, 13 Aralık 1979’da İstanbul’da vefat etti.

Türk edebiyatının önde gelen şairlerindendir. Sürekli yeniyi arayan, sorgulayan kalemi, gerek içeriksel gerekse de biçimsel anlamda geleneksel şiirin yanı sıra Batı şiirinden beslenen yönelimi, dönem dönem değişen üslup denemeleri ile modern Türk şiirinde önemli bir yere sahiptir.

SEVGİLERİ YARINLARA BIRAKTINIZ

Sevgileri yarınlara bıraktınız
Çekingen, tutuk, saygılı.
Bütün yakınlarınız
Sizi yanlış tanıdı.

Bitmeyen işler yüzünden
(siz böyle olsun istemezdiniz)
Bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi
Kalbinizi dolduran duygular
Kalbinizde kaldı.

Siz geniş zamanlar umuyordunuz
Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek.
Yılların telaşlarda bu kadar çabuk
Geçeceği aklınıza gelmezdi.

Gizli bahçenizde
Açan çiçekler vardı;
Gecelerde ve yalnız.

Vermeye az buldunuz
Yahut vaktiniz olmadı.

Behçet Necatigil


17.12.1273

tarihte-bugun (20)

Hayatını “Hamdım, piştim, yandım” sözleri ile özetleyen ve 17 Aralık 1273 günü vefat eden Mevlâna, 1207 yılında bugün Afganistan sınırları içerisinde yer alan Horasan’ın Belh şehrinde doğmuştur. Babası Belh şehrinin ileri gelenlerinden olup, sağlığında “Bilginlerin Sultânı” ünvanını almış olan Bahâeddin Veled’tir.

Mevlâna ölüm gününü yeniden doğuş günü olarak kabul eder. O öldüğü zaman sevdiğine yani Allah’ına kavuşacağına inandığı için ölüm gününe düğün günü veya gelin gecesi manasına gelen “Şeb-i Arûs” der.

Türk ve dünya edebiyatının önde gelen şahsiyetlerinden biri olan Mevlâna,  devrin edebiyat dili Farsça olduğu için şiirlerini Farsça yazmıştır.

Din, dil, ırk ve mezhep farkı gözetmeksizin bütün insanlığa seslenmiş, insanı insan olduğu için sevmiştir.

İnsan sevgisi, ilahi aşk eksenindeki dinî konuları kendine özgü bir anlayışla işlemiştir.

Mesnevi adlı eseri, hem Türk hem de dünya edebiyatı için çok önemli bir yere sahiptir.

HAKİKİ AŞK

“Bir gün bir âşık, sevgilisinin kapısını çalar. Sevgili içerden seslenir ”Kapıyı kim çalıyor?” diye.

Âşık, “Benim, ben!” deyince sevgilisi ona “Git buradan! Sen henüz olgunlaşmış değilsin.” diyerek kapıyı açmaz.

Bizim bu zavallı âşık yollara düşer acıyla. Tam bir yıl sonra geri döner ve sevgilisinin kapısını tekrar çalar. Sevgili yine sorar “Kapıyı kim çalıyor, kim o?” diye.

Bu defa âşık: “Sensin, sen!” diye yanıtlar. Bu kez sevgili kapıyı açar ve:

“Mademki sen ben oldun, ey ben gel içeriye!  Gönül evi dardır, oraya iki kişi sığmaz.” der. (Mesnevi’den)


27.12.1936

edebiyat-tarihinde-bugun (2)

mehmet-akif-ersoy-tarihte-bugun

27 Aralık 1936’da hayatını kaybeden Mehmet Akif Ersoy’u minnetle anıyoruz.

1873 yılında İstanbul Fatih’te doğan Mehmet Akif Ersoy, ortaöğrenimine Fatih Merkez Rüştiyesinde devam ederken, Fatih Camii’nde Esad Dede’nin İran edebiyatı derslerine katılır.

Dil derslerine duyduğu büyük ilgi;  Arapça, Farsça ve Fransızcada hep birinci olmasına vesile olur.

İstanbul İdadisinde hocası olan Muallim Naci, Mehmet Akif hakkında, “Bu çocukta gördüğüm cevheri, kimsede görmedim” der.

Fatih’te Sarı Nasuh Sokağı’nda sekiz odalı büyük bir konakta yaşayan Akif’in ailesi, büyük Fatih yangınında evlerinin yanması sonucu zor duruma düşer.

Bir an önce meslek sahibi olmak ve yatılı okula gitmek isteyen Akif, Mülkiye İdadisini bırakarak yeni açılan ve ilk sivil veteriner yüksekokulu olan Ziraat ve Baytar Mektebine geçer.

Spora büyük ilgi duyarak güreş, yüzücülük, uzun yürüyüş, koşma ve gülle yarışmalarına katılır.

1893 yılında baytarlık bölümünü birincilikle bitirir.

Mezuniyetten sonra 6 ay içinde Kur’an-ı Kerim’i ezberleyerek hafız olur.

Dört yıl teftiş için Rumeli, Anadolu, Arnavutluk ve Arabistan’da bulunur.

EDEBİYATA OLAN İLGİSİ

Bir taraftan edebiyata olan ilgisini kaybetmez: Şiir yazar ve edebiyat öğretmenliği yapmaya devam eder.

2. Meşrutiyet Dönemi içinde, 27 Ağustos 1908’den itibaren Sırat-ı Müstakim dergisinin başyazarı olur.

Dergi yazılarında ve İstanbul’da verdiği vaazlarda İslam birliği görüşünü savunur, fakat bu görüşünün 1. Dünya Savaşı sonunda gerçekleşmeyeceğini anlaması üzerine, görüşünden vazgeçerek Fatih Camii kürsüsünde yaptığı konuşmada halkı vatanı savunmaya çağırır.

Harbiye nezaretine bağlı Teşkilat-ı Mahsusa’da göreve başlar. İlk olarak Berlin’e, Tunuslu Şeyh Salih Şerif ile beraber gider.

İngilizlerle birlikte Osmanlı’ya karşı savaşırken Almanlara esir düşen Müslümanların kampında incelemeler yapar ve onları aydınlatmaya çalışır.

Osmanlı’ya karşı savaşan Müslümanlara yazdığı Arapça beyannameler cephelere uçaklardan atılır.

Burada yaşadıklarını Berlin hatıralarında anlatır.

İstanbul’a döndükten sonra teşkilat tarafından Arabistan’a gönderilir.

Görevi burada Arapları Osmanlı’ya karşı kışkırtan ve İngiliz propagandası yapanlarla mücadele etmek için “karşı propaganda” yapmaktır.

Çanakkale zaferinin haberini burada alır ve büyük bir sevinçle Çanakkale destanını yazar.

Türk halkı Kurtuluş Savaşı verdiği sırada destek olmak isteyen Akif, 6 Şubat 1920’de Zagnos Paşa Camii’de hutbe verir.

Halkın beklenmedik ilgisiyle karşılaşır ve birçok yerde verdiği hutbelerle halkı Kurtuluş Savaşı’na çağırır.

İstanbul’da rahat olmaması sebebiyle oğlu Emin’i yanına alarak Mustafa Kemal Atatürk’ün davetiyle Ankara’ya gider.

Milli mücadeleye şair, hatip, seyyah, gazeteci ve siyasetçi olarak katılır.

1920 ve 1923 yılları arasında vekil olarak 1. TBMM’de yer alır. Meclis kayıtlarında ise “Burdur milletvekili ve İslam şairi” olarak geçer.

Verdiği vaazlarda sürekli olarak halkı düşmana karşı direnişe çağırır. Bu vaazlar, yazı olarak bastırılıp dağıtılır.

Çıkardığı derginin 464. ve 466. sayılarını Kastamonu’da arkadaşı Eşref Edip’le yayımlar.

Derginin etkisi o kadar büyük olur ki, Türk halklarının etkilenmesinden korkan Rusya, ülkeye girişini yasaklar.

MİLLÎ MARŞIMIZI YAZMAYA İKNA EDİLİR

Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Bey, Hasan Basri Bey’e rica ederek Akif’i millî marş yazmaya ikna eder.

Başlangıçta 500 liralık ödül yüzünden kabul etmese de, en güzel şiiri Akif’in yazacağı kanısı, mecliste hâkim olduğu için baskı sonucunda kabul eder.

İstiklal Marşı, 17 Şubat günü Sırat-ı Müstakim ve Hâkimiyet-i Milliye’de yayımlanır.

Ödül olarak verilen 500 lirayı Hilal-i Ahmer bünyesinde olan, kadın ve çocuklara iş öğreten ve cepheye elbise diken Kızılay Dar-ul Mesaisine bağışlar (Üstelik 600 lira borcu olmasına rağmen).

1922 yılında sağlık gerekçesiyle milletvekilliğinden istifa eder ve daha sonra Mısır’a yerleşir.

Kur’an-ı Kerim’in mealini hazırlamak için Diyanet İşleriyle anlaşma imzalar.

Safahat 1924 yılında Türkiye’de basılır.

Yazlarını İstanbul’da, kışlarını ise Mısır’da geçirir.

Bir süre inzivaya çekilerek Kur’an-ı Kerim meali üzerine çalışır, fakat ülkede olan millî din projesi kapsamında kullanılmasından çekinerek 1932’de anlaşmayı fesheder.

Siroz hastalığına yakalanır ve hava değişikliği düşüncesiyle önce Lübnan’a ardından Antakya’ya ve en son olarak Mısır’a hasta olarak gider.

17 Haziran 1936’da İstanbul’a döner ve 27 Aralık 1936’da Beyoğlu’nda bulunan Mısır Apartmanı’nda hayatını kaybeder.

Neden öyleyse matemlerle eyyamın perişandır?
Niçin bir damlacık göğsünde bir umman huruşandır?
Hayır, matem senin hakkın değil, matem benim hakkım.
Asırlar var ki aydınlık nedir, hiç bilmez afakım!

KISSADAN HİSSE

Geçmişten adam hisse kaparmış… Ne masal şey!
Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?
“Tarih”i “tekerrür” diye tarif ediyorlar;
Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?

Mehmet Akif Ersoy

Mehmet Akif Ersoy’la İlgili Anekdotlar ↵


EDEBİYAT TARİHİNDE BUGÜN

Ocak Ayında Ne Oldu? ↵

Şubat Ayında Ne Oldu? ↵

Mart Ayında Ne Oldu? ↵

Nisan Ayında ne Oldu? ↵

Mayıs Ayında Ne Oldu? ↵

Haziran Ayında Ne Oldu? ↵

Temmuz Ayında Ne Oldu? ↵

kitap-sozleri (22)

Yazar Hakkında

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir