Madame Bovary (Yorum-İnceleme)

MADAME BOVARY

GUSTAVE FLAUBERT

Madame Bovary incelemesine geçmeden önce eserle ilgili küçük bir not paylaşmak istiyorum sizinle.

Madame Bovary, Toronto Üniversitesi tarafından yapılan bir araştırmaya göre insan beynini geliştiren ve terapi işlevi gören on romandan biriymiş. 🙂

Bu araştırmayla ilgili detayları Bunları Biliyor musunuz?↵ adlı yazımda okuyabilirsiniz.


Madame Bovary, 1857 yılında yayımlandığında tam anlamıyla kıyametler kopar.

Eser, bütünüyle geleneklere yapılan bir hakaret olduğu iddia edilerek yasaklanır, ardından Gustave Flaubert‘e dava açılır ve Madame Bovary’nin yazarı yargılanır.

Flaubert’in avukatının yaptığı başarılı savunma ve mahkeme heyetine sorduğu şu önemli ve kritik sorular davanın da seyrini değiştirir:

Madame Bovary’yi okuduktan sonra, bizde kötülüğe karşı bir sevgi mi yoksa bir tiksinme duygusu mu uyanmaktadır?

Madame Bovary’de tanık olduğumuz suça layık görülen korkunç ceza, erdem duygusunun doğmasını sağlamıyor mu?

Ve nihai karar:

Eser ve yazar suçsuzdur.

madame-bovary

Zamanında sert ve kaba bir tepkiyle karşılansa da bütününde etkileyici ve trajik bir hikâyeyi anlatan ve dünya edebiyatının da en önemli klasiklerinden biri olan Madame Bovary, Millî Eğitim Bakanlığı 100 Temel Eser↵ listesinde de yer alır.

Beş yılda iğneyle kuyu kazar gibi yazılmıştır Madame Bovary ve bir trajediyi anlatır.

Bu öyle bir trajedidir ki, romanın kahramanının ağzından çıkan şu söz, uğradığı hayal kırıklıklarının, hayatındaki boşluğun ve anlamsızlığın, bunların neticesinde oluşan tükenmişliğin acısını iliklerimize kadar hissettirir bize:

“İşin asıl acı yanı, benim gibi boş bir hayatı sürükleyip götürmek, değil mi?”

“Sürükleyip götürmek” ifadesi, elde taşınamayacak kadar ağır bir varlığın, şayet bu varlık canlıysa o istemediği hâlde, zorla ve güç bela bir yerden başka bir yere götürülmeye çalışıldığı durumlar için kullanılır. Hayat, Madame Bovary için işte böyle bir anlam taşır.

Madame Bovary’nin hayatı neden bu kadar ağır bir yüktür?

Bu sorunun cevabını onun fantezist kişiliğinde aramak lazım.

Gustave Flaubert, Madame Bovary gibi fantezist bir kişiliği işleyiş tarzıyla aslında yaşadığı çağın insanına kültürel bir dönüm noktası yaşatır.

ROMANTİK KÜLTÜRE BAŞKALDIRI

Madame Bovary; mantıktan çok duyguları ile hareket eden, romantik ve hayalci bir kadının başından geçen acıklı hikâyesiyle romantik kültüre bir başkaldırıdır.

Yazıldığı zamana kadar süregelen romantik kültürel algıyı âdeta yerle bir eder ve böylece “gerçekçi” kültürel yaklaşımın güçlü temellerini de atmış olur.

Gustave Flaubert, romantik kültüre yaptığı ilk saldırısında oklarını, Emma‘nın genç kızlığında okuduğu romanlara fırlatır.

Bu romanlar hayalperest romantizm akımının etkisiyle yazılmıştır. İdealize edilmiş romantik duyguları ve yine idealize edilmiş kahramanları anlatır.

Emma bunların gerçek dünyada da var olduğuna, bu kahramanların bir gün kendisinin de karşısına çıkacağına ve bu duyguları yaşatacağına inanıp hayaller kurar.

Emma’nın acıklı hikâyesinin temelinde yatan yanılgı da işte burada başlar.

EMMA’NIN YANILGISI

“…Emma bahtiyarlık, ihtiras, kendinden geçme gibi sözlerin, kitaplarda okuyup pek güzel bulduğu bu kelimelerin, hayatta acaba neyin, hangi hâlin adı olduğunu düşünüp duruyordu.” (Madame Bovary)

Emma Bovary, hem aşırı romantik hem de bir fantezisttir. Don Kişot gibi gerçeği reddeder ve yine onun gibi okuduğu romanlardan ilham alarak kurduğu romantik idealist hayallerle hayatını mahveder.

Kendi Gerçekliğinden, Hayalî Gerçekliğe Dörtnala Kaçış…

Madame Bovary, içinde bulunduğu gerçeklikten günbegün uzaklaşarak hayalî bir gerçeklik inşa eder.

Paris’in bir haritasını satın alır ve parmağının ucuyla kentte alışverişe çıkar.

“…Kadınlara mahsus Corbeille gazetesi ile Sylphe des Salons’a abone oldu. Piyeslerin ilk temsili, koşular, müsamereler, balolar hakkında yazılanları, bir kelime atlamadan okur; sahneye yeni çıkan bir artistle, yeni açılan mağazalarla alakadar olurdu. Son modayı, iyi terzilerin adresini, operaya ne gün gidileceğini bilirdi. Eugene Sue’nün romanlarından salonların nasıl döşendiğini öğrendi; Balzac’ın, George Sand’in eserlerini okuyup heveslerini hiç olmazsa hayalen tatmine çalıştı. Kitabını sofrada bile elinden bırakmaz, Charles konuşarak yemek yerken, Emma bir romanın sayfalarını çevirirdi…” (Madame Bovary)

Kurduğu bu hayalî dünyada zenginlik ve kibarlık, Emma için iç güzelliğin dışa yansıyan görüntüleridir. Aşk da ancak bu görüntülerin var olduğu durumlarda yaşanabilir. Kendi varlığının da sadece bu ideal romantik aşk çerçevesinde kabul görebileceğine inanır.

Yanılabileceğini aklının ucundan bile geçirmez.

Vaubyessard’da gittiği balo, onun bu inancını güçlendiren en güçlü somut olaydır. O, bu baloyla artık zenginlik ve zarafetin, eliyle uzandığında dokunabileceği kadar yakınında durduğunu hisseder ve hayallerinin gerçekleşebileceğine olan ümidi artar.

Ancak Emma, bu ümidi taşımakla beraber, hayalini kurduğu şaşaalı hayatı küçük bir kasaba olan Yonville’de bulamayacağını da çok iyi bilir.

GÖNLÜNDEKİ BOŞLUK

Bu Sefalet Sürüp Gidecek miydi Böyle?

“Bu sefalet sürüp gidecek miydi böyle? Kendisini kurtaramayacak mıydı bundan? Oysa mutlu bir yaşam sürenlerden hiç aşağı kalır bir yanı yoktu! Vaubyessard’da belleri daha kalın, daha sıradan tavırlı düşesler görmüştü, Tanrı’nın adaletsizliğine lanetler yağdırıyor, başını duvarlara dayayıp ağlıyordu. Şatafatlı yaşamları, maskeli baloları kıskanıyordu. Bunları hiç bilmiyordu ama çılgınca zevkler veriyorlardır muhtemelen, diye düşünüyordu.” (Madame Bovary)

Başını duvarlara dayayıp ağlamasına sebep olan ve onu kıskandıran Paris hayatı, ona göre yerle gök arasında bir yerdeydi:

Yerle Gök Arasında Bir Hayat

“…Öteki insanların üstünde, yerle gök arasında, fırtınalar içinde geçen bir hayattı bunlarınkisi, pek yüce bir şeydi. Toplumun geri kalan bölümüne gelince, yitip gitmişti, belirli bir yeri yoktu, neredeyse yok gibiydi.” (Madame Bovary)

Kurduğu hayaller ona yetmez olur.

En küçük bir içgörüsü dahi olmayan, tutkularının esiri olmuş, şatolarda yaşamak isteyen, annelik şefkatinden yoksun Emma’nın kişiliğindeki bu zayıf halkalara çevresini saran budalalık ve yozluk da eklenince ortaya böylesine trajik bir portre çıkar.

Sınıf atlama tutkusu yüzünden kendi öz değerlerini yitiren trajik bir portre…

Madam Bovary, hiçbir şeyden keyif almaz: Verdiği yeni siparişler, saçlarında denediği yeni modeller, İtalyanca öğrenmeye çalışması, yeni sözlükler, satın aldığı yeni kitaplar…

Hiçbir şey gönlündeki boşluğu dolduramaz. Aksine sorunlarını daha da ağırlaştırır. Maddiyata ve lükse düşkün bu kadının arzu ve ihtirası, sonunda gözlerini kör eder.

Ve sonunda, bu güzel kadını baştan çıkarmayı, bir şekilde elde etmeyi, istediğini aldıktan sonra da bir yolunu bulup ondan kurtulmayı düşünen erkeklerin kurbanı olur.

Kendi hayatının öznesi olmak isterken Rodolphe ve Leon’un nesnesi hâline gelir. Rodolphe’e söylediği şu sözler, bu dramatik durumun ipuçlarını verir bize:

“Benden daha güzel olan çok kadın var belki ama ben sevmesini daha iyi biliyorum! Sen benim kralımsın, putumsun! İyisin, akıllısın, güçlüsün!” (Madame Bovary)

O, böyle bir  ruh hâlini yaşarken bu sözlerin muhatapı Rodolphe için ise Emma, artık tekdüzeleşmeye başlayan bir duygunun adıdır sadece.

Bir zamanlar gözünde yüce bir konumda olan Emma, artık basit bir kadından başka bir şey değildir:

MASKELER YERE DÜŞER

“Emma da öteki sevgililer gibiydi. Yeniliğin büyüsü yavaş yavaş bir giysi gibi düşüyor, her zaman aynı biçimi taşıyan, aynı dili konuşan tutkunun tekdüzeliği çırılçıplak ortaya çıkıyordu.” (Madame Bovary)

Halbuki Rodolphe, Emma için ne kadar büyük bir anlam taşıyordu!

Rodolphe, romanın önemli bir kahramanı, Flaubert’in romantizme açtığı savaşın en etkileyici ironisidir.

Onunla sunduğu portre, bütün romantik âşıkların maskesini bir anda yere düşürür.

Bunu nasıl yaptığından önce akla gelen şu soru üzerinde biraz fikir jimnastiği yapmak gerekir:

Gustave Flaubert, bu maskeyi neden düşürmek istemiş olabilir?

Bu soruya elbette birkaç cevap verilebilir, ama bence bunların en önemlisi onun “kadın” algısıyla ilgili olanıdır:

Flaubert’e göre kadınlar her zaman saftırlar. Eğitimle ya da şartlarla ilgili, politik bir sorun değildir bu. Flaubert’e göre böylesi bir saflık, kadınların yaradılışında olan bir şeydir.

İşte bu noktada Flaubert’in yapmak istediği şey, biraz daha belirgin bir hâle geliyor:

Kadınlar, romantik âşık görüntüsüne bürünen erkeklerin gerçek yüzünü görmelidir.

İşte Bu Maskenin Düşürüldüğü En Trajikomik Tablo

TRAJİKOMİK VEDA MEKTUBU

Rodoplho, Emma’ya etkileyici bir veda mektubu yazmaya çalışır…

“…ha, şunu da ekleyeyim de balta olmaya kalkmasın bana…”

Madame Bovary (Emma), geleceğe dair bütün hayallerinin başkahramanı Rodolphe ile kaçma planları yaparken Rodolphe son anda kaçmaktan vazgeçer.

“Yerimden yurdumdan ayrılamam.” diye düşünür ve ağır basacak bir mazeret bulmaya çalışır:

“Bütün servetimi yitirdiğimi söylesem ona? Yok yok zaten hiçbir şeyi önlemez bu. İleride yeniden başlamak gerekir. Böyle kadınlara insan laf anlatamaz ki!”

“Belki de cimrilik yüzünden vazgeçtiğimi sanır bu işten ama ne önemi var! Bitirmek gerek bunu!” düşünür ve devam eder. Dokunaklı sözler bulmaya çalışır.

Emmacığım, sana bir şey söyleyeceğim ama yürekli ol; bana da kızma! Hayatını yıkmak istemiyorum. Verdiğin kararı iyice ölçüp tarttın mı? Seni ne türlü bir uçuruma sürüklemekte olduğumun farkında mıydın, sevgilim?

Hayır, değil mi? Geleceğe mutluluğa inanarak, güven içinde, çılgın gibi yolunu tutmuş, gidiyordun. Ah! Ne bahtsız, ne deli insanlarız biz!

Seni hiç unutmayacağım, inan buna. Sana karşı daima derin bir sevgi besleyeceğim. Günün birinde er geç bu ateşli duygu azalacaktı elbet. Beşeri şeylerin yazgısı böyledir zaten. Birbirimizden bıkacaktık. Hatta kim bilir belki de senin pişman olduğunu görmek gibi acı bir felaketle karşılaşacak, bunlara neden olduğum için kendim de pişmanlık duyacaktım.

Senin başına gelecek üzüntüleri düşünmek bile beni azap içinde bırakıyor.

MEKTUBA DEVAM EDER…

Emma beni unut artık! Sanki ne diye tanıdım seni? Niçin bu kadar güzeldin? Ah Tanrım! Hayır, hayır! Yalnız kaderi suçla bu yüzden!

Ah! Sen o hep rastlanan, hercai gönüllü kadınlardan biri olsaydın, ben de sırf bencilliğim yüzünden,  senin için tehlikeli olmayan bir deney yapmaya kalkışabilirdim.

Ama seni hem güzelleştiren, hem tasalı bir hâle sokan o tatlı coşkunluğun var ya, bizim ilerideki durumumuzun ne kadar yanlış olduğunu anlamaktan alıkoydu seni, güzel kadın. Ben de ilkin düşünmemiştim bunu. Tıpkı zehirli bir ağacın gölgesinde yan gelip yatar gibi, bu ulaşılmaz mutluluğun gölgesinde yan gelip yatmış, işin sonunun neye varacağını kestirememiştim.

İnsanlar acımasızdır, Emma. Nerede olursak olalım, peşimizi bırakmayacaklardı. Birtakım saygısızca sorularla karşılaşmamız, iftiraya uğramamız, küçümsenmemiz, hakaret görmemiz gerekecekti. Sana hakaret ha? Bense seni bir tahtın üzerine oturtmak isterdim.

Zihnimde senin anını bir muska gibi taşıyorum. Çünkü sana yaptığım kötülük yüzünden sürgünün yolunu tutarak cezalandırıyorum kendimi.

Evet gidiyorum. Nereye mi? Kendim de bilmiyorum, deli gibiyim!

Allahaısmarladık! Bana karşı yine iyi davran! Seni mahva sürükleyen bahtsızın anısını yine sakla e mi? Adımı çocuğuna öğret de dualarında beni de ansın.

Rodolphe mektubu bitirirken “Hepsi bu kadar galiba, ha, şunu da ekleyeyim de balta olmaya kalkmasın bana.” diye düşünür:

Bu acı satırları okuduğun zaman ben çok uzaklarda olacağım. Seni yine görmek arzusuna kapılmamak için hemen kaçıp gitmek istedim çünkü. Zaaf göstermeye gelmez! Ama yine geleceğim. Belki ileride baş başa verip eski sevgimizden soğukkanlılıkla söz ederiz. Allahaısmarladık!

Kendi kendine “İmzayı nasıl atmalı?” dedi. “Seni çok seven” desem?  Hayır “arkadaşın” desem mi?  Evet evet tamam.

Arkadaşın…

İçi ezilerek “zavallı kadıncağız” diye düşündü. “Bir kayadan daha duygusuz sanacak beni. Mektubun üstüne bir iki damla gözyaşı da isterdi ama ağlayamam ki, elimde değil.”

Bunun üzerine bir bardağa su koydu. Parmağını buna batırdı. Yukarıdan iri bir damla damlattı, mürekkebin üstünde soluk bir leke belirdi.” (Madame Bovary)

HAYALLER

Maalesef Emma, mektubun arka planındaki bu sahtecilikten habersiz, yıkılan hayallerini tekrar onarmaya çalışır.

Ancak Emma’nın bu büyülü dünyası; çeşitli olaylarla yine bozulur, yine kurulur ve yeniden yeniden yıkılır.

Sürekli olarak, hayalindeki dünyayı, çevresindeki olaylar ve insanların etkisiyle bir bozup bir kurmak zorunda kalan Madame Bovary’nin bu gücü karşısında şaşırırız. Acıklı ironisini iliklerimize kadar hissederiz.

Bu acıklı durum ve dile getiremediği sözler, zamanla vücut hareketlerine de yansır Emma’nın.

Emma öksürür.

Emma kilo kaybeder.

Hayalleri sürekli yıkılan Emma için “gelecek” de artık kör bir noktadır:

“Gelecek günler zifiri karanlık bir geçitti, sonunda da sımsıkı kapalı bir kapı vardı.” (Madame Bovary)

Emma, bu karanlıkları aşmaya çalıştıkça daha koyu bir karanlığın içine düşer.

“Mutluluğu çok büyük olsun istedikçe bunun kökünü büsbütün kurutuyordu.” (Madame Bovary)

MİSTİK AŞK

Mutluluğu romantik aşklarla elde edemeyeceğini çok nadiren anladığı zamanlarda kısa süreliğine de olsa mistik aşkın huzurunu hisseder:

“Gururdan acı içinde kıvranan ruhu sonunda dindarlığa yaraşan bir alçakgönüllülük içinde rahata kavuşmuştu. Aciz olmanın zevkini tadarak, benliğinde iradesinin yok oluşunu seyrediyordu ki böylelikle Tanrı’nın inayeti, içine daha kolay, daha bol biçimde dolabilecekti.

Demek ki saadetin yerini alabilecek daha büyük mutluluklar vardı. Bütün sevgilerin üstünde, aralıksız, sonsuz, ebediyen artmakta olan, başka bir sevgi vardı.

Umudunun hayalleri arasında, yeryüzünün üzerinde uçmakta olan, gökle haşır neşir bir temizlik hali gördü, kendisi de orada olmayı özledi. Bir azize olmak isteği duydu.” (Madame Bovary)

Bu kısa süren mistik yönelimin etkisi geçince Emma, yine kurduğu hayal dünyasının derinliklerinde kaybolur.

Dramatik bir kısırdöngü…

Emma’nın bu kısırdöngü içine düşmesinde burjuva hayranlığı da çok önemli bir etmendir.

BURJUVAZİYE AÇILAN SAVAŞ

Gustave Flaubert, Madame Bovary ile sadece romantizme değil aynı şekilde burjuvaziye de savaş açar.

Emma’nın okuduğu aşk romanlarıyla yapar bunu:

Zenginlikle yoksulluk arasındaki fark, Paris ile taşra hayatı arasındaki uçurum, paranın gücü ve burjuvazinin çirkin yüzü, Emma’nın okuduğu bu aşk romanlarının yapı taşlarıdır.

Flaubert, burjuvazinin öyle çirkin bir yüzü olduğuna inanır ki bu güçlü inanç, Madame Bovary romanını bitirmekte zorluk çektiğinde onun imdadına yetişir:

“İki şey bana devam etme gücü veriyor, edebiyat aşkı ve burjuvazi nefreti.” (Madame Bovary)

Flaubert’teki bu nefretin aksine Madam Bovary’deki burjuva hayranlığı, bazı arzularını dizginleyememesine, bu yüzden borç batağına saplanmasına sebep olur:

Okumadığı kitaplar ve dergi abonelikleri, derslerine gitmediği piyano eğitimi ve aldığı pahalı elbiseler onu üç bin frank borca sokar.

Bu borçları ödeyememesi, arzu ettiği hayata sahip olmak için denediği yöntemlerin hiçbirinden sonuç alamaması, hayalindeki büyülü dünyaya asla ulaşamayacağını anlaması onu acı bir sona sürükler.

madame-bovary

“…hiçbir yerden yardım gelmediğinden, hiçbir güneş görünmediğinden, her yanını zifiri karanlık bir gece sardı. Emma da içini kaplayan korkunç soğuğun içinde yitip gitti… Kadın şimdi kendini daha bahtsız sayıyordu, keder denen şeyi denemişti çünkü, bu kederin bitmeyeceğine de emindi.” (Madame Bovary)

ACI SON

Gustave Flaubert, Madame Bovary’e oldukça acı bir son yaşatır. Bu acı son, romantik akımın o ideal aşklarının ve insanlara sunduğu hayal dünyasının toz duman içinde yıkılışının sembolüdür âdeta.

Belki de Flaubert, Emma’ya hatalarının bedelini ödetmek ister. Bunu da yargılamadan ve açıklamalarda bulunmadan yapar, tam bir realist gibi.

Nedir o acı son?

Saatler süren can çekişme ve nihayetinde acılar içinde kıvranarak gerçekleşen ölüm.

Ve nihayet Emma da Tolstoy’un Anna Karenina↵sı gibi kendisini öldürmeye karar verir: Anna Karenina trenin önüne atılarak Emma ise “arsenik” gibi güçlü bir zehri içerek yapar bunu.

anna-karenina

Bitmişti Artık

“Bitmişti artık -böyle düşünüyordu Emma- kendisini yiyip bitiren bütün ihanetler, alçaklıklar, sayısız hırslar bitmişti. Kimseden nefret etmiyordu şimdi. Bir alacakaranlık bulanıklığı düşüyordu düşüncesinin üzerine. Emma dünyanın bütün gürültülerinden artık yalnız bu zavallı yüreğin aralıklı çığlığını duyuyordu, hafif, belirsiz; uzaklaşan bir senfoninin son yankısı gibi.” (Madame Bovary)

“Emma kan kusmakta gecikmedi. Dudakları daha çok sıkıştı. Elleri ayakları büzülmüştü, bedeni koyu lekelerle kaplıydı, nabzı, parmaklar altından, gerilmiş bir tel gibi, kırıldı kırılacak bir harp teli gibi kayıyordu.

Sonra bağırmaya başlıyordu, korkunç. Zehre lanet yağdırıyor, küfrediyordu, çabuk olması için yalvarıyordu…” (Madame Bovary)

Gustave Flaubert, Madame Bovary’nin arsenik içerek can çekiştiği bu anları gerçeğe en uygun şekilde anlatabilmek için tıp kitaplarını inceler, arseniğin tadına bakar, nasıl bir etki bırakacağını anlamaya çalışır ve bu yüzden de hastalanır. Bu yaşadığını bir mektubunda şöyle anlatır:

“Ağzımda arseniğin tadını öylesine duyuyordum ki, iki kez ardı ardına gerçek mide spazmı hissettim ve bütün yemek boyunca kustum.” (Madame Bovary)

Madame Bovary Kimdir?

“Madame Bovary benim…” der Gustave Flaubert.

Gustave Flaubert’e Madame Bovary’i yazarken kimi örnek aldığı sorulduğunda her ne kadar “Madame Bovary benim!” diye cevap verse de bir başka iddiaya göre roman aslında doktor bir arkadaşının başından geçen trajik hikâyeyi anlatır.

Emma Bovary karakteri, o derece etkili olmuştur ki, bu karakterden yola çıkılarak bir kelime türetilmiştir: bovarizm.

Bovarizm

Kendini olduğundan farklı algılamanın, kişinin davranışlarını şartlandırması ya da davranışlarına bu algının egemen olması hâli.

Kişinin kendilik algısı o kadar abartılı, idealize ve gerçek dışıdır ki, tam anlamıyla dramatik bir kişilik çatışmasıdır.

Yayımlandığında deprem etkisi yaşatan, eleştirmenler tarafından çeşitli yönlerden çokça tartışılan bu eserden işte birkaç alıntı:

MADAM BOVARY

ALINTILAR

Kederli Bir Sessizlik

“Yaşlı kadın, oğlunun mutluluğunu kederli bir sessizlikle seyretmekteydi. Bunu yaparken de tıpkı malını mülkünü yitiren bir insanın eski evinin penceresinden, içeride, sofraya oturmuş insanları seyretmesi gibi bir hâli vardı.” (Madame Bovary)

Can Sıkıntısı

madame-bovary

Hayatında Açılan Gedik

“Hani bazen fırtına, bir gece içinde, dağlarda geniş bir gedik açıverir… Emma’nın Vaubyessard’a (balo daveti) yaptığı yolculuk da onun hayatında böyle bir gedik açmıştı adeta. Bununla birlikte kadere boyun eğdi. O güzelim tuvaletini, parkenin kaygan cilasıyla tabanları sararmış saten iskarpinlerine varıncaya kadar her şeyini huşu dolu bir eda ile konsolun gözüne kilitledi.

Gönlü de tıpkı iskarpinleri gibiydi: Zenginliğe sürtününce, üzerine hiç silinmeyecek olan bir şey sinmişti. Emma için bu balonun hatırası, hep zihnini kurcalayan bir şey oldu. Her çarşamba günü sabahleyin uyanırken, “Hah sekiz gün önce… On beş gün önce… Üç hafta önce oradaydım.” diyordu kendi kendine.

Yavaş yavaş zihninde çehreler birbirine karıştı, kadril havalarını unuttu, uşak üniformalarını, odaları eskisi kadar açık göremez oldu. Birtakım ayrıntılar zihninden silindi ama üzüntü olduğu gibi içinde kaldı.” (Madame Bovary)

Çorak Hayat

“Tıpkı kazaya uğramış bir gemici gibi hayatının çoraklığı üzerinde umutsuz bakışlarını dolaştırıyor, ta uzaklarda, ufkun sisleri arasında beyaz bir yelken araştırıyordu.” (Madame Bovary)

Kitap Okumak

“Akşamları rüzgâr camları döver, lamba da yanarken, insanın ateşin karşısına geçip bir kitap okuması kadar hoş şey var mıdır?” (Madame Bovary)

Gözler

“Gözleri daha ciddi sözlerle doluydu.” (Madame Bovary)

GERÇEKLERİ FARK EDİŞ

“Emma’nın içine gömülü yaşadığı büyük sevgileri, sanki altından azalıyormuş gibi göründü. Tıpkı bir ırmağın yatağının içinde, toprağın emip azalttığı sular gibi, Emma birden, dipteki çamuru görür gibi oldu. Buna inanmak istemedi…” (Madame Bovary)

Yitirmek

“Hani yolu üzerindeki bütün hanlarda zenginliğinden bir şeyler bırakan yolcular vardır: Emma da tıpkı böyle bir yolcu gibi bütün bunları ömrü boyunca sürekli olarak yitirmişti.” (Madame Bovary)

Dolgun Ruhlar

“Böyle yüksekten atma sözler sevginin bayağılığını gizlemek için söylenir. Oysa dolgun ruhlar bazen duygularını en basit gibi görünen benzetişlerle de açığa vurabilirler pekâlâ.” (Madame Bovary)

Hayatın Yetersizliği

“Emma mutlu değildi, hiçbir zaman da mutluluğa kavuşamamıştı. Hayatın bu yetersizliği, dayandığı şeylerin bu birdenbire çürüyüverişi neden ileri geliyordu?” (Madame Bovary)

Her Şey Yalandı

“Her şey yalandı çünkü. Her gülümseyiş sıkıntılı bir esneme, her sevinç bir lanet, her zevk bir tiksinti gizliyordu.” (Madame Bovary)


Bu yazılar da ilginizi çekecektir:

Kitap Yorumları  (Türk Edebiyatı)↵

Kitap Yorumları  (Dünya Edebiyatı)↵

Kitap Sözleri  (Türk ve Dünya Edebiyatı)↵

kitap-sozleri (22)

Yazar Hakkında

YORUMLAR
  1. Sinan öztürk

    Çok etkileyiciydi cann.Hazıra konduk yine.Ellerine yüreğine kalemine sağlık.Ahh Emma ahh.!Onda var olan derinlikleri öyle hissettirdirdinki can hiç kızamadım Emma ya ben.Sevdim hatta.Ulaşılması çok zor hayallerdi Emma nınkisi.Ulaşamadıda.Emma yı seviyorum

    • Gülsüm Şule Bayraktar

      Emma, her devirde ve her yerde görülebilen bir kadın portresi.
      Dramatik bir hikâye…

  2. Binnur Albayrak

    Madame Bovary, Anna Karenina ve bizdeki Aşkı memnu kadın bedeni ve kadın ruhu esas alınarak, kadına has o naifliğin, zarafetin yanlış ilişkilerle kadını nasıl yaraladığının ve çekilen acılarla gelen kötü sonları anlatan romanlar. Fakat gerçek hayatlara etkisi de azımsanmayacak kadar fazla… Gençken okuduğum Emma’ya bi kere daha acıdım. Karakter tahlillerini seviyorum. Güzel ve akıcı bir yazı. Kalemine sağlık canım

    • Gülsüm Şule Bayraktar

      Sırada Anna Karenina var.
      Böylece bahsettiğin naifliğin ve zarafetin nasıl yaralandığını bir kez daha hatırlamış oluruz.

  3. Hüsna Öztürk

    Hayatta Rodoplho gibi vijdansizlar oldukça Zarif ve naif birçok Emma helak olmaya mahkum ne yazıkki… Okurken karmakarışık duygular yaşatan yazında alınması gereken dersler var…Emeğine yüreğine sağlık gül yüzlüm.

    • Gülsüm Şule Bayraktar

      Kadına has naifliğin ve zarafetin yara almasında Rodolphe’un olduğu kadar, hatta ondan da fazla, Emma’nın sorumluluğu var. Öyle değil mi?

  4. Kadriye Ertürk

    Yıllar sonra bir kez de senin yorumun ve tahlilinle Emma’nın hayal dünyasının derinliklerine inmek, onu yargılamak ; edebiyat dünyasındaki artılarnı, gerçek hayatlar üzerindeki etkilerini sorgulamak güzeldi. Emeğine kalemine sağlık canım.

    • Gülsüm Şule Bayraktar

      Sorgulamalarımızı birbirimizle paylaşmak hem daha yararlı hem de anlamlı. Edebiyat birikiminle yapacağın yorumlar, bize çok şey katacaktır. 🙂

  5. Gülten Kuralkan Ekşi

    Gerçeklik…
    Olduğumuzla kabullenmek, kucaklamak benliğimizi…
    Başımıza ne geliyorsa yada neye sahip değilsek Yaradan’ın hikmetinin büyüleyiciliğinden diyebilmek… belki de sonsuz mutluluk burda… Bu kitapta geçen hikaye bu fikirleri tefekkür etmeme yönlendirdi beni,

    “Böyle yüksekten atma sözler sevginin bayağılığını gizlemek için söylenir. Oysa dolgun ruhlar bazen duygularını en basit gibi görünen benzetişlerle de açığa vurabilirler pekâlâ.”

    Bu paragraf ve paragrafta geçen ‘dolgun ruh’ ifadesi çok hoşuma gitti teyzecim.

    Emeğine, yüreğine sağlık ✨

    • Gülsüm Şule Bayraktar

      Bazı kitaplar fikirleri okuyucusuna doğrudan iletir.
      Bazıları da onları kişilerin ve olayların arka planında saklayarak yorumlama gücümüze, isteğimize ve birikimimize göre bizim bulmamızı ister.
      Görüyorum ki Gültencim, sende yorumlama gücü de, isteği de, birikimi de mevcut. 🙂

  6. Dilek

    Gerçekleşebilecek hayaller kurulamadığında yaşanacak hayal kırıklığını usta kalemliyle anlatan Flaubert ‘in bu eşsiz yapıtını senin yorumun ve tahlilinle tekrar yaşamak hissetmek çok güzeldi Şulem…Emma’nın ihtiraslarını yaşayanlar her devirde vardı ve var olmaya da devam edecektir fiziki ve ruhi tahliller yönünden muhteşem olan eseri senin kaleminle yorumunla daha da ölümsüzleşti emeğine sağlık canım…

    • Gülsüm Şule Bayraktar

      Edebî eserlerin bir değil birçok anlamı vardır. Bu eserlerin yüklendiği anlam, okuyucuların anlam dünyasında farklı boyutlar kazanarak daha da zenginleşir. Bu tür eserlerin en güçlü tarafı da işte budur.
      Dilekcim, sen de zengin edebiyat birikiminle, bu romanın önemli başka bir anlam boyutuna vurgu yapıp sayfamızı zenginleştirdin. 🙂

  7. Derya

    Bir kadın için hayatı boyunca aldığı yardların en acısı şüphesiz çok değer verdiği ve sevdiği erkek tarafından artık sıradan biri gibi kabul edilmektir .Emma bunu en ağırından yaşar Aslında her kadın bunu yaşsmaya adaydır .Roman okunurken aslında insan kenfine bunu soruyor başıma bu gelse nasıl davranırım .bu tahlilinle insan tekrardan kenfine bu soruları soruyor kdlrmibe ssğlık şulem

  8. Gülsüm Şule Bayraktar

    Kadınlara has, erkeklerden çok farklı duruşumuz, kadınlık onurumuz, zarafetimiz, kıymetimiz; bir erkeğin bize biçtiği değere bağlı olmamalı ki o erkek çok sevdiğimiz biri bile olsa!
    Düşündürücü sorular sormuşsun Deryacım…
    Teşekkür ederim.

  9. Elif ÖZTÜRK SEYHAN

    Aslında biz kadınlar sevdik mi daha da aciz oluyoruz malesef… Ama şunu unutmamak lazım en güçsüz hissettiğimiz an güçlü olmaya gecisimixin başlangıcıdır.! Kalemine ve yüreğine yeniden sağlık teyzem.

  10. Gülsüm Şule Bayraktar

    Harika bir tespit Elifcim: Kendimizi en güçsüz hissettiğimiz an, güçlü olmaya geçişimizin başlangıcıdır.
    Teşekkürler…

  11. Fatma Öztürk

    Hayatta çok fazla ihtiraslı insanlar sonunda hep acı çekerler
    Buda öyle bir sonu olmayan aşka kapılmış çok ızdırap çekmiş
    Çok etkilendim kalemine sağlık hocam

  12. İçten yorumunuz için teşekkür ederim Fatma Hanım. 🙂

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir