Gün Olur Asra Bedel / Kitap Yorumu

Gün Olur Asra Bedel

Nitelikli her romanın “insan” merkezli olmak üzere taşıdığı özel bir anlamı, mesajı, yüklendiği bir derdi; edebiyat ve kültür açısından da ayrı bir önemi vardır. Tıpkı Huzur↵ Tutunamayanlar↵ Suç ve Ceza↵ Anna Karenina↵ Madame Bovary↵ ya da tıpkı Cengiz Aytmatov’un Gün Olur Asra Bedel adlı ölümsüz eseri gibi…

Gün Olur Asra Bedel, bir tuz gölü olan Sarı Özek Bozkırı’nın, ruhu ürpertecek kadar ıssız ve hayatı devam ettirmeyi neredeyse imkânsız kılacak kadar çorak arazisinde; hayatta kalabilmek için verilen büyük mücadeleyi, gösterilen azmi ve sabrı anlatıyor.

Böylesine büyük bir mücadelenin içindeyken de bir insanın acımasızlaşıp insan olma vasıflarının tümünü birden kaybedebileceğini ya da böyle olmayı değil -her ne olursa olsun- erdemli kalmayı tercih edebileceğini de sezdiriyor.

Metaforlarla Dolu Bir Roman

Rusçadan dilimize Gün Uzar Yüzyıl Olur adıyla da çevrilen Gün Olur Asra Bedel, metaforlarla dolu, alegorik bir roman… Dolayısıyla romandaki birçok olay, durum ve kişinin, metnin bağlamında sunduğu gerçekliğin dışında temsil ettiği özel bir anlamı da var. Romanda sürekli tekrar edilen aşağıdaki betimleme gibi mesela:

“Bu yerlerde trenler doğudan batıya, batıdan doğuya gider gelir, gider gelirdi…Bu yerlerde demiryolunun her iki yanında ıssız, engin, sarı kumlu bozkırların özeği Sarı Özek uzar giderdi. Coğrafyada uzaklıklar nasıl Greenwich meridyeninden başlıyorsa, bu yerlerde de mesafeler demiryoluna göre hesaplanırdı. Trenler ise doğudan batıya, batıdan doğuya gider gelir, gider, gelirdi…” (Gün Olur Asra Bedel)

Bu tekrarlar hayata dair çok önemli bir gerçeği sezdirmek içindir aslında.

Hayat her şeye rağmen devam ediyor. Bir yerlerde acının en derini, başka bir yerde de mutluluğun zirvesi yaşansa; bazıları için doğum, bazıları için de ölüm olsa, hayat kendi çizgisinde hiçbir şey olmamış gibi akıp durmaya devam ediyor.

Ve yine romanın girişindeki tilki betimlemesi de, o bölgede yaşanan insanlık dramını sezdirmek için kurgulanıyor.

Gün Olur Asra Bedel

Romanın Kahramanları

Romanın kahramanlarının her biri için de özel bir anlamdan söz etmek mümkün:

Yedigey, Kazangap, Sabitcan ve Abutalip…

Yedigey; bir insanın, sevdiklerine gösterdiği vefayı ama en çok da hiçbir engel tanımayan sevgiyi temsil ediyor. O, Sovyet rejiminin uyguladığı asimilasyon politikalarına karşı -inandığı değerleri korumak adına- mücadele veren ideal bir karakterdir.

Kazangap; birey olarak varlığımızın anlamını ancak geçmişimizle ve kültürel değerlerimizle tamamlayabileceğimizin, iyiliğin ve fadakârlığın sembolüdür.

Sabitcan; kendi kültüründen uzaklaşan, kopan, onu küçümseyen, hatta ona düşman olan ve iyi bir eğitim aldığı hâlde babasının ölmeden önceki son arzusunun derinliğini anlayamayacak kadar da hissizleşen bir mankurt portresi olarak asimilasyonun insan ruhuna verdiği tahribatı göstermek için kurgulanıyor.

Müfettiş karakteri üzerinden ise hırsın, kinin ve ön yargının -dizginlenemediğinde- masum bir insanın hayatına mal olabilecek kadar yıkıcı olabileceği sezdiriliyor.

Güç bir durumda olmasına rağmen acınacak duruma düşmeyen, kaderine küsüp dert yanmayan, alnı açık, başı dik, gururlu Abutalip de, kimliksizleştirme müdahalelerine ram olmayan ve kültürel değerlerini korumaya çalışan idealist bir figür olarak karşımıza çıkıyor.

Gün Olur Asra Bedel

Gün Olur Asra Bedel’in en sıra dışı özelliği, Kırgız destanlarında geçen “mankurt” sözcüğüne yeniden hayat vererek onu sosyal psikolojik bir terime ve bir sembole dönüştürmüş olmasıdır bence.
 
Mankurt, genç ve güçlü biriyken bütün hatıraları, geçmişi, değerleri, ailesi ve dahi kim olduğu hafızasından silinmiş, insan olduğunun bile farkında olmayan, tamamen efendisinin emirlerine -hem ruhen hem de bedenen- amade köle demektir.
 
Genç ve güçlü birinin böyle bir köleye dönüşmesi, ölümle de neticelenebilen bir dizi işkencenin ardından gerçekleşebilir ancak.
 
Kan donduran bu korkunç olayı okuduğumda ilkin çok şaşırmış ve gözlerim bir noktaya sabitlenmiş bir şekilde hiç hareket edemeden birkaç dakika öylece kalakalmıştım.
 
Okuduğunuzda eminim sizin de tüyleriniz diken diken olacaktır.

Mankurt, Mankurtlaştırmak

Juan Juanların Korkunç Deri Geçirme İşkencesi

“Sarı Özek’i işgal eden Juan-Juanlar tutsaklara korkunç işkenceler yaparlarmış…
İnsanın hafızasını yitirmesine, deli olmasına yol açan bir işkence usulleri varmış. Önce esirin başını kazır, saçları tek tek kökünden çıkarırlarmış. Bunu yaparken usta bir kasap oracıkta bir deveyi yatırıp keser, derisini yüzermiş. Derinin en kalın yeri boyun kısmı imiş ve oradan başlarmış yüzmeye. Sonra bu deriyi parçalara ayırır, taze taze, esirin kan içinde olan kazınmış başına sımsıkı sararlarmış. Böylece sarılan deri, bugün yüzücülerin kullandığı kauçuk başlığa benzermiş. Buna ‘deri geçirme işkencesi’ derlermiş.
Bir devenin boynundan beş-altı kişinin başını saracak deri çıkıyormuş. Bundan sonra deri geçirilen tutsağın boynuna, başını yere sürtmesin diye bir kütük ya da tahta kalıp bağlar; yürek parçalayan çığlıkları duyulmasın diye uzak, ıssız bir yere götürürler, elleri ayakları bağlı; aç susuz, yakan güneşin altında öylece birkaç gün bırakırlarmış.
Sarı-Özek’in kızgın güneşine mankurt olmaları için bırakılan tutsakların çoğu ölür, beş-altı kişiden ancak bir ya da ikisi sağ kalırmış. Onları öldüren açlık ya da susuzluk değil; başlarına geçirilen soğumamış deve derisinin güneşte kuruyup büzülmesi, başlarını mengene gibi sıkıp dayanılmaz acılar vermesiymiş. Bir yandan deve derisi büzülüyor, bir yandan da kazınan saçlar büyüyüp başına batıyormuş.
Asyalıların saçları fırça gibi sert olur zaten. Kıllar üste doğru çıkamayınca içeri doğru uzar ve diken gibi batarmış. Bu dayanılmaz acılar sonunda tutsak, ya ölür ya da aklını, hafızasını yitirirmiş.

O Artık Bir Mankurt

Juan-Juanlar işkencenin beşinci günü, ‘Sağ kalan var mı?’ diye gelip bakarlarmış. Bir teki bile sağ kalmışsa amaçlarına ulaşmış sayarlarmış kendilerini. Hafızasını yitirmiş tutsağı alır, boynundaki kalıbı çıkarır, ona yiyecek içecek verirlermiş. Köle zamanla kendine gelir, yiyip içerek gücünü toplarmış. Ama o bir mankurt imiş artık ve böyle bir köle, pazarlarda güçlü kuvvetli on tutsak değerinde sayılırmış. Hatta Juan-Juanlar arasında bir gelenek varmış ki buna göre, aralarında çıkan bir kavgada bir mankurt öldürülürse, bunun için ödenecek bedel, hür bir insanın ölümü için ödenecek bedelden üç kat fazla olurmuş.
Bir mankurt kim olduğunu, hangi soydan, hangi kabileden geldiğini, anasını, babasını, çocukluğunu bilmezmiş. İnsan olduğunun bile farkında değilmiş. Bilinci, benliği olmadığı için efendisine büyük avantaj sağlarmış. Ağzı var, dili yok, itaatli bir hayvandan farksız, kaçmayı düşünmeyen, bu yüzden de hiç tehlike arz etmeyen bir köle imiş. Efendisine köpek gibi sadık, onun sözünden asla çıkmayan, başkalarını dinlemeyen, karnını doyurmaktan başka bir şey düşünemeyen bir yaratık… En pis, en güç işleri, büyük sabır isteyen çekilmez işleri gık demeden yaparlarmış. Onun için önemli olan tek şey, efendisinin emirlerini yerine getirmekmiş.”
Gün Olur Asra Bedel

Colaman ve Nayman Ana

Bu tüyler ürperten işkence, muhtemelen aklınıza şu soruları getirmiştir:

Gerçekten böyle bir şey var mıydı?

Bu nasıl olur?

Bunu yapan bir insan mı gerçekten?

Romanda mankurtlaştırılan öyle biri var ki onun hikâyesini okuduğumda gözyaşlarıma hâkim olamamıştım zira güçlü bir delikanlıyken annesini öldürecek kadar hissizleştirilen Colaman’dan etkilenmemem mümkün değildi.

Colaman adındaki bu genç, Juan Juanlarla savaşırken esir düşüp mankurtlaştırılır.

Yıllarca hiçbir haber alamadığı oğlu Colaman’ın yaşadığını öğrenince annesi Nayman Ana, onu arayıp bulmaya ve Juan-Juanlar’ın elinden kurtarmaya karar verir. Çok zorlu bir arayıştan sonra nihayet oğlunu bulur  ve onunla konuşur.

“Oğlum, oğlum Colaman! Benim, bak ben geldim, ben annen, Nayman Ana! Sen benim oğlumsun!”

diyerek çırpınır ancak Colaman artık bir mankurt olduğu için annesini ve onun anlattıklarını, babasını, geçmişini hatırlamaz.

Gün Olur Asra Bedel

Nayman Ana’nın Hazin Ölümü

Nayman Ana yılmadan oğluna kendisini ve onun gerçekte kim olduğunu hatırlatmaya çalışır ama karşısında kendisine boş gözlerle bakan ve hiçbir heyecan duymayan bu gence hiçbir şey anlatamaz. Yıkılır ve ağlayarak haykırıır:

“Bir insanın elinden malı mülkü, bütün zenginliği hatta hayatı bile alınabilir, ama insanın hafızasını almak gibi bir cinayet işlenir mi?”

Nayman Ana, oğluyla hasret gidermeye çalışırken onu mankurtlaştıran efendisinin geldiğini görünce hızla oradan uzaklaşır. Efendisi Colaman’a yanındakinin kim olduğunu sorar. Colaman tanımadığını söylese de efendisi, gelen kişinin Colaman’ın ailesinden biri olduğunu anlar. Colaman’a bir ok ve yay verir, ardından yanına kim gelirse gelsin onu öldürmesini emreder.

Nayman Ana, Juan Juanlar oradan uzaklaşır uzaklaşmaz oğlunu kolay kolay bırakamadığı için, böyle bir emirden habersiz, tekrar onun bulunduğu yere döner. Ancak oğlu, efendisinin emrini yerine getirmek üzere nişan almış, kendisini beklemektedir. “Dur! Atma!” der ama ok yaydan çıkmıştır artık, tam göğsüne isabet eder.

Nayman Ana yere düşerken “Adını hatırla! Kim olduğunu hatırla! Babanın adı Dönenbay! Dönenbay! Dönenbay” diye diye son nefesini verir.

Gün Olur Asra Bedel

Nayman Ana’nın bu hikâyesinin gerçeklikle ilgisi tam olarak bilinmiyor ancak bizi ilgilendiren tarafı hikâyenin taşıdığı anlam değeri:

Bir insan ancak sahip olduğu manevi değerleriyle (geçmiş, bilinç, öz benlik, öz kimlik…) insan olma şuuruna ulaşabilir. Aksi takdirde hem kendisi hem de çevresi için bir yıkım sebebidir.

Juan-Juanlar Kim?

Gerçekten bir mankurtlaştırma olayından söz edilebilir mi peki?

Evet, mankurtlaştırma, Orta Asya halkları arasında güçlü esirleri köleleştirmek için kullanılan yaygın bir işkence türü.

Bu yöntemi kullanan topluluklardan birinin Avarlar olduğuna dair kuvvetli işaretler var. Türklerin baş düşmanı olan Avarlar, buldukları her fırsatta küçük topluluklara saldırır, yaşadıkları bölgeleri yağmalar, bazı kişileri esir alır, içlerinden güçlü olanları mankurtlaştırırlarmış.

Ancak tabii ki Cengiz Aytmatov’u, yaşadığı coğrafyayı ve dönemi düşündüğümüzde bu kavramın romanda bambaşka bir renge büründüğünü görüyoruz.

Şöyle ki:

Mankurtlaştırma hadisesi, Sovyetler döneminde ülkede yaşayan Türkleri kendi millî kimliklerinden tamamen koparıp, öz değerlerine yabancılaştırdıktan sonra zihniyetlerini yeniden kurgulayıp egemen ideolojiye ve güce sıkı sıkıya bağlı köle bireyler hâline dönüştürme projesini anlatır gerçekte.

Bu proje kapsamında mankurtlaştırılan insanlar, nasıl bir operasyondan geçtiklerini bilmeden, sadece yeme, içme, barınma gibi hayati ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri kısır bir hayata mahkûm edilirler.

Gün Olur Asra Bedel

Orman Göğsü Gezegeni Ne Anlama Geliyor?

Son olarak Orman Göğsü gezegeni adıyla başka bir metafordan da bahsetmek istiyorum size:

Bozkırın ortasında Yedigey gibi kişilerin hayat mücadelesi devam ederken diğer yandan Amerika ve Sovyet Rusya birlikte bilimsel bir proje yürütmektedirler. Bu projeyle hiç hesapta olmayan bir gezegen keşfedilir:

“Sömürünün ve şiddetin hiç olmadığı, savaşın adının dahi bilinmediği bir gezegen: Orman Göğsü gezegeni”

Amerika ve Sovyet Rusya, bu gezegeni, dünya yüzeyinde kurdukları “savaş ve sömürü” düzeni için bir tehdit kabul ederler ve bunun kendi vatandaşları tarafından duyulmasını istemediklerinden dünyanın etrafına her türlü iletişimi önleyecek manyetik bir kalkan yerleştirirler.

Bu “manyetik kalkan” bize hemen bir şeyi çağrıştırır:

Juan Juanların güçlü ve sağlıklı gençlerin başına sardığı deve derisini…

Gerisini siz yorumlayın!


Gün Olur Asra Bedel Kitap Sözleri↵

kitap-sozleri (22)

Yazar Hakkında

YORUMLAR
  1. Derya

    Ünüversite yıllarımda büyük bir zevk ve heyecanla okuduğum muhteşem bir eser.Yıllar sonra bu eseri mükemmel bir şekilde yorumlayıp beni 20″li yaşlarıma götürdün arkadaşım eline emeğine sağlık

    • Gülsüm Şule Bayraktar

      Teşekkür ederim Deryacım 🙂
      Okuyup da etkilenmemenin imkânsız olduğu eserlerden biri Gün Olur Asra Bedel.

  2. Hüsna Öztürk

    Çoook büyük bir emek ve muhteşem bir çalışma. Seni kutluyor ve yeni yazını sabırsızlıkla bekliyorum Şule hocam…

    • Gülsüm Şule Bayraktar

      Çok mutlu oldum… 🙂

  3. Esma

    Muhterem Hocam ;
    Okudukça çok etkilendiğim muhteşem eserlerden biri.. Bence tesir alanı en geniş eserlerden biri olmalı… Buradaki hikayenin kahramanları gerçekte yaşanmış hayat kesitlerinden çıkmış olmalı… Zira Sovyet-Rus rejimi bu cografyada kendine kamuoyu oluşturmak için zaten bir sürü senaryo çıkarıp sinemaya aktarmıştır… Kim bilir Cengiz Aytamov hangi psikolojik,fizyolojik baskıda çıkarmıştır bu hikayeyi… Eseri biraz da bu tablo ilginç kılıyor, tesirini artırıyor. Cengiz Aytamow’u ayakta alkışlıyorum…
    Okuyucu romanın içinde yaşıyormuşcasına adeta..
    Bir kez daha size çok teşekkür ediyoruz..bu muhteşem eserleri gündemimize yeniden getirdiğiniz için bazıları ilede tanışmamıza vesile oldugunuz için …
    Bunları çayımızı yudumlarken sizinle temaşa etmek vardı …..
    Saygılar

    • Gülsüm Şule Bayraktar

      Ben zaten çayımı yudumlayıp sizinle sohbet ediyormuş gibi yazıyorum.
      Sizin yorumlarınız da bu “gibi”yi gerçeğe dönüştürüyor. 🙂

      • Suzan Altindal

        Her zaman ki gibi muhteşem bir çalışma..
        Öğrencilerime mutlaka okuttugum bir kitap “Gün Olur Asra Bedel ” ve mutlaka tanımalarını istedigim bir yazar C.Aytmatov
        Mankurt …Tüyleri diken diken eden bir işkence .İskence kelimesinin bile bence yetersiz kaldigi insanliktan çıkarılma eylemi..
        Nayman Ana’nın kesinlikle anneligi değil de Analığı…Ölürken bile analığı…
        Muhtesem Girizgah…
        Her şeye rağmen trenler gider gelir…

        • Çok teşekkür ederim hocam. Ortak bir değerde buluşmak ne kadar güzel.
          Eser, sosyolojik bir terime dönüşen “mankurt” sözcüğünü dünya edebiyatına kazandırması bakımından bile oldukça kıymetli. Sırf bu özelliği bile yeter ona verilen değere.
          Hele “analık” duygusunu iliklerimize kadar hissettirdiği kurgusu…
          Okutulmalı hocam… Gençlerimize mutlaka okutulmalı… Haklısınız…

  4. Dilek

    Yine harika bir eseri harika bir insanın kaleminden hatırlamak tekrar analiz etmek fırsatı verdin bizlere Şulecim.İçinde bulunduğumuz Zaman içinde insanımızın gençlerimizin değer yargılarından uzaklaşması maddi istekleri için yaşayan ,teknolojiyi bilinçsiz kullanan kitleler haline dönüşmesi ,biz ,duygusundan ,ben,lere dönüşülmesi bizi korkutsa da önce Rabbimin sonra senin gibi duyarlı kişilerin sayesinde evelallah korkulan olmayacak özümüzü daima koruyabileceğiz.Yüreğine emeğine sağlık Şulecim…

  5. Gülsüm Şule Bayraktar

    Estağfurullah Dilekcim,
    Kitaplarla okuyucular arasındaki köprünün bir ucundan naçizane tutmaya çalışıyorum sadece.
    Beğenilerinizi büyük bir hediye kabul ediyor ve çok mutlu oluyorum, zira onlar olmadan olmaz bu iş.
    Bununla birlikte sizin gibi kıymetli okuyucaların önerileri ve eleştirileri de, yaptığım işi daha iyiye götüreceğinden dolayı, benim için aynı değere sahip olacaktır. 🙂

  6. Elif ÖZTÜRK SEYHAN

    Manevi çöküntü içinde kalmak, derin bir kuyunun dibinde nefes almaya çalışıp alamamak… hayattaki en zor mesele
    Ama bu derin kuyudan kurtulduktan sonraki mutluluk… bambaşka bir haz.
    Her insan bu cokuntuyu mutlaka yaşamıştır. Asıl olan bu derin kuyuda yaşadığımız olaylardan ders alma olmalı. Içimize kapanıp benliğimizi tefekkur etme asıl mesele bu…
    Hz. Yusuf (a.s)’da kardeşleri tarafından atılan o derin kuyuda benlik tefekkurune dalmamis miydi ? Peki sonuç ne olmuştu? Misir’a SULTANLIK… Rabbimin Ona en büyük ikramiydi…
    Rabbimin büyük ikramlarini tatmak icin once benlik tefekkurune girmek sart!
    Kalemine yüreğine sağlık teyzemm.

    • Gülsüm Şule Bayraktar

      Haklısın Elifcim.
      Manevi çöküntü içinde kalmak ya da derin bir kuyunun dibinde nefes alamamak… Hayat bazen bunları da hissettirebilir bize. Bu karanlık nokta, göstereceğimiz tavır doğrultusunda aydınlığın başladığı nokta olabilir hepimiz için. Bu tespitin son derece doğru.
      Ne gerekiyor öyleyse?
      Azim, inanç, sabır… 🙂

  7. Latife Doğan

    Geçmişin efsaneleriyle geleceğin bilim kurgusunun harmanladığı, özel bir teknikle yazılmış bu eseri edebi noktalarını vurgulayarak analiz eden Gülsüm Şule Bayraktar’a teşekkürlerimi arz ederim. Metaforların yazıya ince ince işlenmesi yazının edebi yönünü kuvvetlendirmekle birlikte yazıya enfes bir tat katmış. İnsan ne kadar acı çekerse çeksin, ne yaşarsa yaşasın kendi benliğinden ve kendi tarihinden hiçbir zaman taviz vermemeli ve uzaklaşmamalı bence… Bu yazıların devamının gelmesi dileğiyle…

  8. Gülsüm Şule Bayraktar

    Efsanelere, bilim kurguya, özel tekniğe, metafora ve edebî yönlere vurgu yapman, sanırım bir edebiyat fakültesi öğrencisi olmandan kaynaklanıyor. Bu bağlamda yaptığın tespit hem çok güzel hem de çok doğru.
    Aynı şekilde acının derinliği ne olursa olsun insanın öz benliğinden ve tarihinden uzaklaşmaması gerektiği fikrin de harika. 🙂

  9. Nuriye Önen

    Bu kitap onca okuduğum roman içinde benim içimde incecik bi sızı bırakan ,bi okadarda garip bi güç ve kıvanç duygusu yaratan ender eserlerdendir.Okuyam kitapseverlerle ortak hisler taşıyoruzdur eminim.Herkes kitapla şiirle edebiyatla kalsın.Dünya kitapla güzel…..

    • Gülsüm Şule Bayraktar

      Haklısınız.
      Duygularımızı diri tutan ve “insan” olma gerçekliğimizle buluşturan harika varlıklardır kitaplar…
      Yorumunuz için teşekkür ederim.

  10. Mücahit DOĞAN

    Çok çok sevdiğim bir romandır, okuduktan sonra büyük hayranlık duymuştum ve uzun süre etkisinden kurtulamamıştım. Aytmatov ne kadar kaliteli bir kalemi olduğunu her romanında gösteriyor.

    • Hassas olduğumuz konuları, ortak acılarımızı, dile getiremediklerimizi o kadar güzel yorumluyor ki kaleminin etkisi altında kalmamak mümkün olmuyor.
      Katkınız için teşekkür ederim.

  11. Nil

    Emeğinize sağlık. Ben kitabı okumadan yorumunu okudum çok ilgimi çekti.

  12. kübra

    Gerçekten harika. Emeğin için bu bilgiler için teşekkür ederim. 🙂

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir