Gün Olur Asra Bedel (Yorum-İnceleme)

GÜN OLUR ASRA BEDEL

CENGİZ AYTMATOV

Her nitelikli romanın, “insan” merkezli olmak üzere taşıdığı özel bir anlamı, mesajı, yüklendiği bir derdi; edebiyat ve kültür açısından da ayrı bir önemi vardır. Bu bağlamda Gün Olur Asra Bedel‘in, sıraladığım niteliklere sahip bir eser olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Tıpkı daha önce çeşitli yönlerini sizinle paylaştığım HuzurSuç ve Ceza, TutunamayanlarAnna KareninaMadame Bovary adlı eserlerde olduğu gibi.

Gün Olur Asra Bedel, kurumuş bir tuz gölü olan Sarı-Özek bozkırının ruhu ürperten ıssızlığında, hayatı devam ettirmenin neredeyse imkânsız olduğu çorak arazisinde; azim, inanç ve sabırla verilmiş hayatta kalma mücadelesini anlatır. Bu mücadelenin içinde, bir insanın ne kadar erdemli bir varlık  olabileceğini, diğer yandan aynı ölçüde acımasızlaşabileceğini ve hatta insan olma vasıflarının tümünü kaybedebileceğini de gösterir.

Rusça’dan dilimize çevrilen Gün Olur Asra Bedel’in yazarı Kırgız Türklerinden Cengiz Aytmatov’dur. Bazı yayınevleri romanın adını “Gün Uzar Yüzyıl Olur” olarak çevirmiştir. Siz hangisini beğenirsiniz bilmiyorum ama bence Gün Olur Asra Bedel daha dokunaklı, hem zaten içerikle de daha uyumlu. Zira romanın kahramanı Yedigey, bir günlük zaman diliminde hem kendi hem de yaşadığı toprakların geçmişini hatırlarken şimdiyi de yaşıyor.

ROMANDAKİ METAFORLAR

Gün Olur Asra Bedel için metaforlarla dolu bir roman tanımlaması yapmak sanırım yanlış olmaz, çünkü anlatılan olayların, durumların ve kişilerin metnin bağlamında sundukları gerçeklik kadar yüklendikleri özel anlamlar da var.

“Bu yerlerde trenler doğudan batıya, batıdan doğuya gider gelir, gider gelirdi…Bu yerlerde demiryolunun her iki yanında ıssız, engin, sarı kumlu bozkırların özeği Sarı Özek uzar giderdi. Coğrafyada uzaklıklar nasıl Greenwich meridyeninden başlıyorsa, bu yerlerde de mesafeler demiryoluna göre hesaplanırdı. Trenler ise doğudan batıya, batıdan doğuya gider gelir, gider, gelirdi…” (Gün Olur Asra Bedel)

Romanda sürekli tekrar edilen bu betimleme bir metafordur mesela.

Neyin metaforu?

Hayatın metaforu…

Hayat her şeye rağmen devam eder. Bir yerlerde acının en derini, başka bir yerde mutluluğun zirvesi yaşansa da; bazıları için doğum, bazıları için ölüm olsa da hayat kendi çizgisinde hiçbir şey olmamış gibi akıp durmaya devam eder.

Romanın girişindeki tilki betimlemesi de bir metafordur.

Peki o neyin metaforudur?

“Yaklaşmakta olduğunu hissettiği büyük felâket karşısında olanca sesiyle ulumak, ağlamak isterdi.”

“Açlık idi onu bu yola düşüren.”

Açlık başta olmak üzere hayatta kalabilme mücadelesi veren insanların çeşitli felaketlerin altında inim inim inlediklerinin metaforu. 

GÜN OLUR ASRA BEDEL

ROMANIN KAHRAMANLARI

Romanın kahramanları da bahsettiğim betimlemeler gibi özel anlamlar yüklenmiştir: Yedigey, Kazangap, Sabitcan, Abutalip…

Yedigey; bir insanın, ailesine, dostuna ve sevdiklerine gösterdiği güçlü vefa duygusunu, bütün olarak insanı, en çok da engel olunamayan duyguları temsil eder.

Yedigey’in inandığı değerler vardır ve bunları kararlılıkla muhafaza etmeye, şartları nispetinde yaşatmaya çalışır. Sahip olduğu bu özellikler, Sovyet rejiminin uyguladığı asimilasyon politikalarına karşı güçlü bir direnç göstermesini de sağlar.

Kazangap; kişinin ancak geçmişiyle ve kültürel değerleriyle ”anlamlı bir varlık” olabileceğinin, iyiliğin ve fadakârlığın sembolüdür.

Sabitcan; kendi kültüründen uzaklaşan, hatta kopan ve onu küçümseyen, hatta düşman olan “eğitimli bir mankurt”un kim olduğunu gösterir.

O, babasının ölmeden önceki son arzusunun derinliğini bile anlayamayacak kadar hissizleşmiş bir mankurttur. Onun bu hâlini Yedigey,

“Mankurtsun sen!  Mankurtsun sen!” diye bağırarak ifade eder.

Müfettiş; hırsın, kinin ve ön yargının, masum bir insanın hayatına mal olabilecek kadar “yok edici” bir mahiyete nasıl bürünebileceğini,

Abutalip; kimliksizleştirme müdahaleleri karşısında, bunlara ram olmayıp değerlerini korumayı, kendisine bir ideal belirlemeyi ve bu uğurda çalışmayı temsil eder.

Romanın bir yerinde Abutalip’in idealize edilmiş karakteri şöyle sunulur:

“Abutalip zeki bir insandı. Çok güç bir durumda olmasına rağmen acınacak duruma düşmüyor, kaderine küsüp dert yanmıyordu. Alnı açık, başı dik, gururluydu. Olayları olduğu gibi kabul ediyordu. İşte Yedigey’i ona bağlayan bu özellikleri, bu hareketleri idi. Herhalde Abutalip yeryüzündeki kısmetinin bu olduğuna inanmıştı. Karısı Zarife de bunun bilincinde ve böyle düşünüyor olmalıydı. Kaderlerine razı, cezalarını çekmeye hazır, birbirlerine bağlı, tam bir dayanışma içinde idiler. Bu derin bağlılık, bu karşılıklı fedakârlık hayatlarına anlam ve güç veriyordu.” (Gün Olur Asra Bedel)

GÜN OLUR ASRA BEDEL

Gün Olur Asra Bedel’in en sıra dışı özelliği, “mankurt” kavramını zihinlere yerleştirmiş olmasıdır.

Romandaki güçlü, sağlıklı ve genç insanların “mankurtlaştırılması”  hadisesini ilk kez okuduğumda birkaç dakika hareket edemeden, gözlerim bir noktaya sabitlenmiş, öylece kalakalmıştım.

Bilmeyen okuyucular “mankurt”un ne olduğunu merak etmiştir.

Mutlaka okuyun!

MANKURT

MANKURTLAŞTIRMAK

Juan Juanların Korkunç Deri Geçirme İşkencesi

Öncelikle şunu belirtmem gerekir ki “mankurt”, Kırgız destanlarından yararlanılarak güncelleştirilmiş bir kişiliktir. Cengiz Aytmatov’un Gün Olur Asra Bedel Adlı romanı birçok dile ve lehçeye çevrildiği için de yaygınlaşmış, kabul görmüş ve sosyal psikolojik bir terime dönüşmüştür.

Mankurt, genç ve güçlü biriyken, bazen ölümle de neticelenebilecek ölçüde ağır ve art arda yapılan işkenceler sonucunda; bütün hatıralarını, geçmişini, değerlerini, ailesini ve dahi kim olduğunu unutacak kadar hafızası silinmiş, insan olduğunun bile farkında olmayan ve tamamen efendisinin emirlerine, hem ruhen hem de bedenen, amade bir köle demektir.

 “Ana-Beyit Mezarlığı’nın bir efsanesi, Juan-Juanların bozkırı işgal ettikleri çağlara dayanan bir hikâyesi vardı:  Sarı-Özek’i işgal eden Juan-Juanlar tutsaklara korkunç işkenceler yaparlarmış. Bazen de onları komşu ülkelere köle olarak satarlarmış.

Satılanlar şanslı sayılırmış, çünkü bunlar bazen bir fırsatını bulup kaçar, ülkelerine dönerek Juan-Juanların yaptığı işkenceleri anlatırlarmış, ama asıl işkenceyi, genç ve güçlü oldukları için satmadıkları esirlere yaparlarmış.

İnsanın hafızasını yitirmesine, deli olmasına yol açan bir işkence usulleri varmış. Önce esirin başını kazır, saçları tek tek kökünden çıkarırlarmış. Bunu yaparken usta bir kasap oracıkta bir deveyi yatırıp keser, derisini yüzermiş. Derinin en kalın yeri boyun kısmı imiş ve oradan başlarmış yüzmeye. Sonra bu deriyi parçalara ayırır, taze taze, esirin kan içinde olan kazınmış başına sımsıkı sararlarmış. Böylece sarılan deri, bugün yüzücülerin kullandığı kauçuk başlığa benzermiş. Buna “deri geçirme işkencesi” derlermiş. (Gün Olur Asra Bedel)

DERİ GEÇİRME İŞKENCESİ

Böyle bir işkenceye maruz kalan tutsak ya acılar içinde kıvranarak ölür ya da hafızasını tamamen yitiren, ölünceye kadar geçmişini hatırlamayan bir mankurt, yani geçmişini bilmeyen bir köle olurmuş.

Bir devenin boynundan beş-altı kişinin başını saracak deri çıkıyormuş. Bundan sonra deri geçirilen tutsağın boynuna, başını yere sürtmesin diye, bir kütük ya da tahta kalıp bağlar; yürek parçalayan çığlıkları duyulmasın diye uzak, ıssız bir yere götürürler, elleri ayakları bağlı; aç, susuz, yakan güneşin altında öylece birkaç gün bırakırlarmış.

Bu tutsaklar birer mankurt olmadan yakınları bir baskın düzenleyip onları kurtarmasın diye, yanlarına gözcüler koyarlarmış. Açık bozkırda her taraf kolayca görüldüğü için gizlice gelip baskın yapmak kolay olmazmış.

Juan-Juanların bir tutsağı mankurt yaptıkları duyulur, öğrenilirse, artık onu en yakınları bile gerek zorla gerek fidye vererek kurtarmak istemezlermiş; çünkü bir mankurt, eski vücuduna saman doldurulmuş bir korkuluktan, bir mankenden farksız olurmuş onlar için.
Bununla birlikte bir defasında, adı tarihe Nayman Ana olarak geçen bir göçebe kadın, oğlunun başına gelenlere dayanamamış, onu kurtarmak istemiş. Efsane böyle anlatır. Ana-Beyit Mezarlığı‘nın adı da buradan gelir. “Ana-Beyit”, “ana barınağı, ana huzuru” demektir.

Sarı-Özek’in kızgın güneşine “mankurt” olmaları için bırakılan tutsakların çoğu ölür, beş-altı kişiden ancak bir ya da ikisi sağ kalırmış. Onları öldüren açlık ya da susuzluk değil; başlarına geçirilen soğumamış deve derisinin güneşte kuruyup büzülmesi, başlarını mengene gibi sıkıp dayanılmaz acılar vermesiymiş. Bir yandan deve derisi büzülüyor, bir yandan da kazınan saçlar büyüyüp başına batıyormuş.

Asyalıların saçları fırça gibi sert olur zaten. Kıllar üste doğru çıkamayınca içeri doğru uzar ve diken gibi batarmış. Bu dayanılmaz acılar sonunda tutsak, ya ölür ya da aklını, hafızasını yitirirmiş. (Gün Olur Asra Bedel)

MANKURT

Juan-Juanlar işkencenin beşinci günü, “Sağ kalan var mı?” diye gelip bakarlarmış. Bir teki bile sağ kalmışsa, amaçlarına ulaşmış sayarlarmış kendilerini. Hafızasını yitirmiş tutsağı alır, boynundaki kalıbı çıkarır, ona yiyecek içecek verirlermiş. Köle zamanla kendine gelir, yiyip içerek gücünü toplarmış. Ama o bir mankurt imiş artık ve böyle bir köle, pazarlarda güçlü kuvvetli on tutsak değerinde sayılırmış. Hatta Juan-Juanlar arasında bir gelenek varmış ki buna göre, aralarında çıkan bir kavgada bir mankurt öldürülürse, bunun için ödenecek bedel, hür bir insanın ölümü için ödenecek bedelden üç kat fazla olurmuş.

Bir mankurt kim olduğunu, hangi soydan, hangi kabileden geldiğini, anasını, babasını, çocukluğunu bilmezmiş. İnsan olduğunun bile farkında değilmiş. Bilinci, benliği olmadığı için efendisine büyük avantaj sağlarmış. Ağzı var, dili yok, itaatli bir hayvandan farksız, kaçmayı düşünmeyen, bu yüzden de hiç tehlike arz etmeyen bir köle imiş. Efendisine köpek gibi sadık, onun sözünden asla çıkmayan, başkalarını dinlemeyen, karnını doyurmaktan başka bir şey düşünemeyen bir yaratık… En pis, en güç işleri, büyük sabır isteyen çekilmez işleri gık demeden yaparlarmış. Onun için önemli olan tek şey, efendisinin emirlerini yerine getirmekmiş.” (Gün Olur Asra Bedel)

GÜN OLUR ASRA BEDEL

COLAMAN VE NAYMAN ANA

Bu tüyler ürperten işkence, muhtemelen aklınıza şu soruları getirmiştir:

Gerçekten böyle bir şey var mı?

Bu nasıl olur?

Bunu yapan bir “insan” mı?

Romanda mankurtlaştırılan öyle biri var ki onun hikâyesini okuduğumda gözyaşlarıma hâkim olamamıştım, zira güçlü bir delikanlıyken annesini öldürecek kadar hissizleştirilen Colaman’dan etkilenmemem mümkün değildi.

Colaman adındaki bu genç, Juan Juanlarla savaşırken esir düşüp mankurtlaştırılır.

Yıllarca hiçbir haber alamadığı oğlu Colaman’ın yaşadığını öğrenince annesi Nayman Ana, onu arayıp bulmaya ve Juan-Juanlar’ın elinden kurtarmaya karar verir. Çok zorlu bir arayıştan sonra nihayet oğlunu bulur  ve onunla konuşur.

“Oğlum, oğlum Colaman! Benim, bak ben geldim, ben annen, Nayman Ana! Sen benim oğlumsun!”

diyerek çırpınır, ancak Colaman artık bir mankurt olduğu için annesini ve onun anlattıklarını, babasını, geçmişini hatırlamaz.

GÜN OLUR ASRA BEDEL

NAYMAN ANA’NIN HAZİN ÖLÜMÜ

Nayman Ana yılmadan oğluna kendisini ve onun gerçekte kim olduğunu hatırlatmaya çalışır, ama karşısında kendisine boş gözlerle bakan, hiçbir heyecan duymayan bir gençten başkasını göremez. Nayman Ana yıkılır ve ağlayarak haykırıır:

“Bir insanın elinden malı mülkü, bütün zenginliği hatta hayatı bile alınabilir, ama insanın hafızasını almak gibi bir cinayet işlenir mi?”

Oğlunun yanında hasret gidermeye çalışırken Colaman’ı mankurtlaştıran efendisinin geldiğini görünce hızla oradan uzaklaşır. Efendisi Colaman’a yanındakinin kim olduğunu sorar. Colaman tanımadığını söylese de efendisi, gelen kişinin Colaman’ın ailesinden biri olduğunu anlar. Colaman’a bir ok ve yay verir, ardından yanına kim gelirse gelsin onu öldürmesini emreder.

Nayman Ana, böyle bir emirden habersiz , oğlunu kolay kolay bırakamadığı için Juan Juanlar oradan uzaklaştığında tekrar onun bulunduğu yere döner, ancak oğlu efendisinin emrini yerine getirmek üzere nişan almış, annesini beklemektedir. “Dur! Atma!” dese de artık çok geçtir, ok yaydan çıkar ve göğsüne saplanır.

Nayman Ana yere düşerken “Adını hatırla! Kim olduğunu hatırla! Babanın adı Dönenbay! Dönenbay! Dönenbay” diye diye ölür.

GÜN OLUR ASRA BEDEL

Nayman Ana’nın bu hikâyesinin gerçeklikle ilgisini tam olarak bilemiyoruz, ancak bizi ilgilendiren tarafı hikâyenin taşıdığı anlam değeri. Bu bağlamda, romanın temasından hareketle şöyle bir sonuca ulaşabiliriz:

“Bir insan ancak sahip olduğu manevi değerleriyle (geçmiş, bilinç, öz benlik, öz kimlik…) insan olma şuuruna ulaşabilir.” Aksi takdirde hem kendisi hem de çevresi için bir “yıkım” sebebidir.

JUAN-JUANLAR KİM?

“Mankurtlaştırma” gerçekten var mı?” sorusuna gelince,

Juan-Juanlar’ın kim olduğunu araştırdığımızda “mankurtlaştırma”nın Orta Asya halkları arasında güçlü esirleri köleleştirmek için kullanılan yaygın bir işkence türü olduğunu öğreniyoruz.

Bu yöntemi kullanan topluluklardan birinin Avarlar olduğuna dair kuvvetli işaretler var. Türklerin baş düşmanı olan Avarlar, buldukları her fırsatta küçük topluluklara saldırır, yaşadıkları bölgeleri yağmalar, bazı kişileri esir alır, içlerinden güçlü olanları mankurtlaştırırlarmış.

Ancak tabii ki Cengiz Aytmatov’u, yaşadığı coğrafyayı ve dönemi düşündüğümüzde bu kavramın güncellendiğini görüyoruz:

Mankurtlaştırma hadisesi, Sovyetler döneminde ülkede yaşayan Türkleri kendi millî kimliklerinden tamamen koparıp, öz değerlerine yabancılaştırdıktan sonra zihniyetlerini yeniden kurgulayıp “komünizm” ideolojisine ve egemen güce sıkı sıkıya bağlı köle bireyler hâline dönüştürme projesine yapılmış bir göndermedir. Mankurtlaştırılan bu insanlar, nasıl bir operasyondan geçtiklerini bilmeden, sadece hayati ihtiyaçlarını (yeme, içme, barınma…) karşılayabilecekleri kısır bir hayat yaşarlar.

GÜN OLUR ASRA BEDEL

ORMAN GÖĞSÜ GEZEGENİ NE ANLAMA GELİYOR?

“Mankurt “ metaforunun yanında anlamlı, başka bir metafor daha vardır: Orman Göğsü gezegeni.

Bozkırın ortasında Yedigey gibi kişilerin hayat mücadelesi devam ederken diğer yandan Amerika ve Sovyet Rusya birlikte bilimsel bir proje yürütmektedirler. Bu projeyle hiç hesapta olmayan bir gezegen keşfedilir:

“Sömürünün ve şiddetin hiç olmadığı, savaşın adının dahi bilinmediği bir gezegen: Orman Göğsü gezegeni”

Amerika ve Sovyet Rusya, bu gezegeni, dünya yüzeyinde kurdukları “savaş ve sömürü” düzeni için bir tehdit kabul ederler ve bunun kendi vatandaşları tarafından duyulmasını istemediklerinden dünyanın etrafına her türlü iletişimi önleyecek manyetik bir kalkan yerleştirirler.

Bu “manyetik kalkan” bize hemen bir şeyi çağrıştırır:

Juan Juanların güçlü ve sağlıklı gençlerin başına sardığı deve derisini…

Gerisini siz yorumlayın…

ROMANDAKİ YASAKLANAN BÖLÜM

Gün Olur Asra Bedel içerisinde yer alan ve Sovyet yönetimince yasaklandığı için ancak Sovyet Rusya’nın dağılmasından sonra yayımlanabilmiş bir bölüm daha var, adı da “Cengiz Han’a Küsen Bulut”.

Ayrı bir kitap hâlinde basılan bu bölüm, Stalinizmi ve totaliterliği güçlü ve cesur bir dille eleştirir.

 

Eserden sizin için derlediğim diğer alıntılara aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.

Alıntılar – Kitap Sözleri↵


Kitap Yorumları  (Türk Edebiyatı)↵

Kitap Yorumları  (Dünya Edebiyatı)↵

Kitap Sözleri  (Türk ve Dünya Edebiyatı)↵

kitap-sozleri (22)

Yazar Hakkında

YORUMLAR
  1. Derya

    Ünüversite yıllarımda büyük bir zevk ve heyecanla okuduğum muhteşem bir eser.Yıllar sonra bu eseri mükemmel bir şekilde yorumlayıp beni 20″li yaşlarıma götürdün arkadaşım eline emeğine sağlık

    • Gülsüm Şule Bayraktar

      Teşekkür ederim Deryacım 🙂
      Okuyup da etkilenmemenin imkânsız olduğu eserlerden biri Gün Olur Asra Bedel.

  2. Hüsna Öztürk

    Çoook büyük bir emek ve muhteşem bir çalışma. Seni kutluyor ve yeni yazını sabırsızlıkla bekliyorum Şule hocam…

    • Gülsüm Şule Bayraktar

      Çok mutlu oldum… 🙂

  3. Esma

    Muhterem Hocam ;
    Okudukça çok etkilendiğim muhteşem eserlerden biri.. Bence tesir alanı en geniş eserlerden biri olmalı… Buradaki hikayenin kahramanları gerçekte yaşanmış hayat kesitlerinden çıkmış olmalı… Zira Sovyet-Rus rejimi bu cografyada kendine kamuoyu oluşturmak için zaten bir sürü senaryo çıkarıp sinemaya aktarmıştır… Kim bilir Cengiz Aytamov hangi psikolojik,fizyolojik baskıda çıkarmıştır bu hikayeyi… Eseri biraz da bu tablo ilginç kılıyor, tesirini artırıyor. Cengiz Aytamow’u ayakta alkışlıyorum…
    Okuyucu romanın içinde yaşıyormuşcasına adeta..
    Bir kez daha size çok teşekkür ediyoruz..bu muhteşem eserleri gündemimize yeniden getirdiğiniz için bazıları ilede tanışmamıza vesile oldugunuz için …
    Bunları çayımızı yudumlarken sizinle temaşa etmek vardı …..
    Saygılar

    • Gülsüm Şule Bayraktar

      Ben zaten çayımı yudumlayıp sizinle sohbet ediyormuş gibi yazıyorum.
      Sizin yorumlarınız da bu “gibi”yi gerçeğe dönüştürüyor. 🙂

  4. Dilek

    Yine harika bir eseri harika bir insanın kaleminden hatırlamak tekrar analiz etmek fırsatı verdin bizlere Şulecim.İçinde bulunduğumuz Zaman içinde insanımızın gençlerimizin değer yargılarından uzaklaşması maddi istekleri için yaşayan ,teknolojiyi bilinçsiz kullanan kitleler haline dönüşmesi ,biz ,duygusundan ,ben,lere dönüşülmesi bizi korkutsa da önce Rabbimin sonra senin gibi duyarlı kişilerin sayesinde evelallah korkulan olmayacak özümüzü daima koruyabileceğiz.Yüreğine emeğine sağlık Şulecim…

  5. Gülsüm Şule Bayraktar

    Estağfurullah Dilekcim,
    Kitaplarla okuyucular arasındaki köprünün bir ucundan naçizane tutmaya çalışıyorum sadece.
    Beğenilerinizi büyük bir hediye kabul ediyor ve çok mutlu oluyorum, zira onlar olmadan olmaz bu iş.
    Bununla birlikte sizin gibi kıymetli okuyucaların önerileri ve eleştirileri de, yaptığım işi daha iyiye götüreceğinden dolayı, benim için aynı değere sahip olacaktır. 🙂

  6. Elif ÖZTÜRK SEYHAN

    Manevi çöküntü içinde kalmak, derin bir kuyunun dibinde nefes almaya çalışıp alamamak… hayattaki en zor mesele
    Ama bu derin kuyudan kurtulduktan sonraki mutluluk… bambaşka bir haz.
    Her insan bu cokuntuyu mutlaka yaşamıştır. Asıl olan bu derin kuyuda yaşadığımız olaylardan ders alma olmalı. Içimize kapanıp benliğimizi tefekkur etme asıl mesele bu…
    Hz. Yusuf (a.s)’da kardeşleri tarafından atılan o derin kuyuda benlik tefekkurune dalmamis miydi ? Peki sonuç ne olmuştu? Misir’a SULTANLIK… Rabbimin Ona en büyük ikramiydi…
    Rabbimin büyük ikramlarini tatmak icin once benlik tefekkurune girmek sart!
    Kalemine yüreğine sağlık teyzemm.

    • Gülsüm Şule Bayraktar

      Haklısın Elifcim.
      Manevi çöküntü içinde kalmak ya da derin bir kuyunun dibinde nefes alamamak… Hayat bazen bunları da hissettirebilir bize. Bu karanlık nokta, göstereceğimiz tavır doğrultusunda aydınlığın başladığı nokta olabilir hepimiz için. Bu tespitin son derece doğru.
      Ne gerekiyor öyleyse?
      Azim, inanç, sabır… 🙂

  7. Latife Doğan

    Geçmişin efsaneleriyle geleceğin bilim kurgusunun harmanladığı, özel bir teknikle yazılmış bu eseri edebi noktalarını vurgulayarak analiz eden Gülsüm Şule Bayraktar’a teşekkürlerimi arz ederim. Metaforların yazıya ince ince işlenmesi yazının edebi yönünü kuvvetlendirmekle birlikte yazıya enfes bir tat katmış. İnsan ne kadar acı çekerse çeksin, ne yaşarsa yaşasın kendi benliğinden ve kendi tarihinden hiçbir zaman taviz vermemeli ve uzaklaşmamalı bence… Bu yazıların devamının gelmesi dileğiyle…

  8. Gülsüm Şule Bayraktar

    Efsanelere, bilim kurguya, özel tekniğe, metafora ve edebî yönlere vurgu yapman, sanırım bir edebiyat fakültesi öğrencisi olmandan kaynaklanıyor. Bu bağlamda yaptığın tespit hem çok güzel hem de çok doğru.
    Aynı şekilde acının derinliği ne olursa olsun insanın öz benliğinden ve tarihinden uzaklaşmaması gerektiği fikrin de harika. 🙂

  9. Nuriye Önen

    Bu kitap onca okuduğum roman içinde benim içimde incecik bi sızı bırakan ,bi okadarda garip bi güç ve kıvanç duygusu yaratan ender eserlerdendir.Okuyam kitapseverlerle ortak hisler taşıyoruzdur eminim.Herkes kitapla şiirle edebiyatla kalsın.Dünya kitapla güzel…..

    • Gülsüm Şule Bayraktar

      Haklısınız.
      Duygularımızı diri tutan ve “insan” olma gerçekliğimizle buluşturan harika varlıklardır kitaplar…
      Yorumunuz için teşekkür ederim.

  10. Mücahit DOĞAN

    Çok çok sevdiğim bir romandır, okuduktan sonra büyük hayranlık duymuştum ve uzun süre etkisinden kurtulamamıştım. Aytmatov ne kadar kaliteli bir kalemi olduğunu her romanında gösteriyor.

    • Hassas olduğumuz konuları, ortak acılarımızı, dile getiremediklerimizi o kadar güzel yorumluyor ki kaleminin etkisi altında kalmamak mümkün olmuyor.
      Katkınız için teşekkür ederim.

  11. Nil

    Emeğinize sağlık. Ben kitabı okumadan yorumunu okudum çok ilgimi çekti.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir