Dostoyevski, Mitat Enç ve İki Anekdot

Dostoyevski, Mitat Enç ve İki Anekdot

Dostoyevski, Mitat Enç…

Öğretmenseniz siz de tecrübe etmişsinizdir belki, tek başınayken sizinle kurduğu iletişimde çok nazik bir tutum sergileyen bir öğrenci, sınıf ortamında yani kalabalık bir topluluğun içindeyken kabalaşıp sizi de şaşırtan bir davranış bozukluğu gösterebilir pekâlâ.

Toplumun, insan davranışlarını yönlendirmede ne kadar büyük bir güce sahip olduğunu ve insanın kendi doğrularını etkisiz kılıp vicdanını dahi susturabildiğini gösteren küçücük bir örnektir bu.

Meselenin daha büyük boyutu, toplumsal meselelerde yaşanır.

Toplum, öyle bir sinerji yayar ki böyle zamanlarda, tıpkı bir girdap gibi içine çektiği kişileri, kendi benliklerine karşı körleştirip sağırlaştırabilir ve bu sinerjiyle, topluluğun vicdanını susturduğu gibi zekâ seviyesini de topluluğu oluşturan bireylerin ortalama zekâ seviyesinden daha aşağılara çekebilir.

İnsanoğlunun, çağa ve mekâna göre değişmeyen bir gerçekliğidir bu.

Dostoyevski ve Mitat Enç

İşte bu gerçekliği anlatan iki enfes anekdot duruyor şu an önümde. Biri Dostoyevski↵ nin Karamazov Kardeşler↵ adlı eserinden, diğeri Mitat Enç↵ in Uzun Çarşının Uluları adlı hikâye kitabından. Biri 1881 yılının Rusya‘sına ait, diğeri 1977 yılının Gaziantep‘ine.

İlki, Uzun Çarşının Uluları‘nda geçen gariban Bilader‘in hikâyesi…

Hikâyede, hem göğsündeki hem de sırtındaki kamburuyla ve on yaşlarında iyi beslenememiş bir çocuğunkinden de çelimsiz gövdesiyle Antep’in çarşılarında ekmek mücadelesi veren Bilader’i kendi eğlencelerine meze yapan bir esnaf güruhu vardır karşımızda:

“Birisi meze diye ağzına içi barut gibi biberle dolu bir domates sokuşturuyor, bir başkası tabancayı şakağına dayayıp tas dolusu boğmayı bir nefeste dikmeye zorluyordu. Bilader, şakaların en kaba ve hoyratı karşısında bile gözünü kırpıp yılgınlık getirmiyor, güler yüzle ‘Etme şeyhim… Ellerinden öperim.’ demekle yetiniyordu.

Bir ara sulandırılmış boğma, içini iyice yakmaya başlamış, yalpalayarak avlunun öbür ucundaki derme çatma ayakyoluna yönelmişti. Habire konukları ağırlamakla uğraşan ağa, nasılsa farkına varıp ihtiyacını sezinlemiş, adamlarından birinin kulağına bir şeyler fısıldamıştı.

Damı kuru meşe dallarından, duvarları harçsız yığma taş olan ayakyolunun kapısı, Bilader‘in peşinden yarı kapanınca buyruğu alan adam, elinde iri bir eşek boyutunda zincire vurulmuş azgın bir çoban itiyle sokulup zincirini kapının direğine geçirivermişti. İşini bitirip kapıyı aralayan Bilader, dişlerini göstererek üstüne hırlayan itle burun buruna gelince kül kesilip titremeye başlamıştı. Dengesini yitirip kuburun içine yuvarlanma tehlikesini düşünmeden geri sıçrayıp kapıyı çevirivermişti. Konukların birçoğu, divan sinilerinin çevresini bırakıp keskin bir sidik kokusu yayılan ayakyolunun çevresine toplanmış, Bilader’in boğuk sesli yalvarmalarına aldırış etmeden kasıklarına bastırarak katılıyordu. Azgınları gülmekle de yetinmeyip kapının üstünden içeriye taşlar atıyor, çalı çırpıdan çatının üstüne kovayla sular boşaltıyorlardı…

Tutsak fareyle tok kedilerin oynaması gibi uzun uzun ona, akla gelecek her eziyeti yaptıktan sonra keskin dışkı kokusundan yarı baygın çekip dışarı aldılar.” (Uzun Çarşının Uluları, Mitat Enç, s.46)

İnsan, hep aynı insan…

Diğer anekdot Karamazov Kardeşler‘den…

Bu romanda ise nüfuzlu bir generalin küçük bir çocuğa yaptığı insanlık dışı zulüm ve bu zulme seyirci kalan dalkavuklar anlatılır:

“Hem pek nüfuzlu hem de son derece zengin mülkçülerden bir generaldi… Kendisinden az varlıklı komşularını küçümsüyor, onlara dalkavuk, soytarı gözüyle bakıyordu. Yüzlerce av köpeği besliyordu…

Bir gün kölelerinden birinin oğlu, sekiz yaşında bir çocuk, taş atarken generalin pek sevdiği zağarın ayağına vuruyor.

General ‘Sevdiğim köpek neden topallıyor?’ diye sorunca meseleyi anlatıyorlar… Çocuğu hapsediyorlar. Ertesi sabah gün ağarırken general dört başı mamur ava çıkıyor. Kendisi at üstünde; dalkavukları, köpekler, avcı başlarıyla öbür avcılar, hepsi atlı olarak generalin çevresindeler.

Malikâne halkı da ibret olsun diye avluyu doldurmuşlar. Suçlu çocuğun annesi en önde…

Çocuğu hapisten çıkarıyorlar. Kasvetli, soğuk, sisli, av için bulunmaz bir hava. General çocuğun soyulmasını emrediyor, çırılçıplak ediyorlar. Çocuk titriyor, korkudan deliye dönüyor, gık edecek hâli yok. General ‘Kovalayın şunu!’ emrini verince, avcılar ‘Koş, koş!’ diye bağırmaya başlıyor. Çocuk koşuyor. General ‘Tut, tut!’ diye haykırarak tazıları sürü hâlinde çocuğun peşine saldırtıyor. Anasının gözü önünde parçalatıyor yavrusunu.”

Dostoyevski ve Mitat Enç

Birbirinden çok farklı iki kültür, iki farklı yer ve zaman

ama anlattıkları insan,

hep aynı insan…

kitap (25)

Düşüncelerinizi yorum köşesinde bizimle paylaşabilirsiniz.

Yazar Hakkında

YORUMLAR
  1. Derya

    Çok güzel olmuş eline sağlık .Her iki eserde de görülen şey insan denilen yaratılmışın bazen ne kadar adi, insafsız, zulmedici ve vicdansız olabileceği gerçeğidir.Bu gruptaki insan için ister kalbi kararmış ister ruhunu şeytana satmış deyin ne derseniz deyin bende sadece şu sonuç beliriyor.İnsanlar tarih boyunca iki çeşit olmuşlar .İyi , vicdanlı insanlar; kötü ve vicdansız insanlar .Diğer ayrımlar artık bana anlamsız ve boş gelmeye başladı.

  2. Çok haklısın kıymetli dostum. 👍
    Bu tür hikâyecikleri okurken bu noktaya bir insanın nasıl gelebileceğini sorgularım hep. Kurgu değil sadece, anlatılanların bir gerçekliği de var elbette. Meseleyi sadece sosyolojik yönden izah etmek de yetersiz kalır zira meselenin psikolojik bir derinliği de var.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir