Bir Kalbin Ölümü / Kitap Yorumu

Bir Kalbin Ölümü 

Bir Kalbin Ölümü Kitap Yorumu

Küçük bir an dahi olsa durup düşünmeye ve sorgulamaya fırsat bulamadan -tıpkı kurulu bir oyuncak gibi- hep aynı hareketleri yapmaktan ibaret hayatınız, bir anda ters yüz olsa…

Ve bütün arzularına boyun eğip sırf daha rahat yaşasınlar diye varlığınızı âdeta adadığınız bir aileye sahipken bir gün onların gözünde hiçbir değerinizin olmadığını, hatta sadece ayaklar altına serilebilecek bir kilimden farksız ya da sadece bir et yığınından ibaret, üstüne üstlük kendisinden utanç da duyulan ama sırf maddi ihtiyaçlarını karşıladığınız için fırlatılıp atılamayan boş bir nesne olduğunuzu anladığınızda…

Bir başka deyişle, siz daha hayattayken yok sayıldığınız, bir kenara itilip umursanmadığınız ve hiçliğe mahkûm edildiğiniz böyle bir durumda…

Ciğerlerinizi tam bir nefesle doldurabilir miydiniz hiç?

Çektiğiniz acı, şakaklarınızı şiddetle zonklatacak kadar büyük olmaz mıydı sizce?

Ya düşünceleriniz?

“Şu katı, sivri, amansız ve yakıcı çakıl taşları” yara bere içinde bırakmaz mıydı beyninizi?

Maruz kaldığınız psikolojik şiddetin etkisiyle, sizi hayata bağlayan bütün bağlar kopmaz mıydı tek tek?

Ve bir kalbin ölümü gerçekleşmez miydi yavaş yavaş?

Bir Kalbin Ölümü…

Stefan Zweig↵ işte böyle bir kopuşun ardından, kendisine çıkan bütün yolları duvarlarla örüp bütün kapıları da kapattıktan sonra kalbini ölüme terk eden Salomonsohn‘un acıklı hikâyesini anlatıyor Bir Kalbin Ölümü‘nde.

Hikâye, Salomonsohn adındaki varlıklı bir tüccarın, ailesiyle birlikte çıktığı tatilde, tanık olduğu bazı olayların da etkisi altında kalarak hayatını yeniden gözden geçirişiyle başlıyor.

Başlangıçta basit bir sorgulamadan ibaretmiş gibi duran bu gözden geçiriş, zamanla -Salomonsohn’un kendi varlığı da dahil- her şeyin, değerini ve bütün anlamını kaybettiği ızdıraplı bir sürece dönüşür.

Bir şeylerin tamamlandığını ve bir şeylerin sona yaklaşmakta olduğunu sezer Salomonsohn.

Kimseyle konuşmaz, ilgilenmez.

Herkesle ilişkisini keser.

Âdeta derin bir iç uykusuna yatar.

Hâlbuki hayatı boyunca düşündüğü tek şey; kızı ve karısı rahat yaşasın, zengin görünsün, her akşam güzel elbiseler giyinip farklı danslara ve tiyatrolara gitsin, şen kahkahalar atsın diye erkenden kalkıp yazıhanesine gitmek -kendisine tek bir gün bile özgürlük hakkı tanımadan- çalışıp didinmek ve onlara para yetiştirmektir.

Böyle bir hayatın içindeyken yaşadığı korkunç yalnızlığın ise farkında bile değildir.

Ta ki 65 yaşına gelene kadar…

Stefan Zweig 

Kimliğini “önce dünya vatandaşı, daha sonra da Avrupalı, Avusturyalı, Viyanalı ve Yahudi” olarak sıralar Stefan Zweig. Bu yüzden de Yahudilerin tepkisini çeker ama onlara aldırmaz. Unesco istatistiklerine göre, Almanca yazan yazarlar içerisinde eserleri bütün dünyada en çok basılan biri olur.

bir-kalbin-olumu-stefan-zweig-
Stefan Zweig

Ancak Türkçeye, Bir Kalbin Çöküşü, Bir Yüreğin Ölümü, Bir Yüreğin Çöküşü olarak da çevrilen Bir Kalbin Ölümü‘nü daha iyi anlayabilmek için bizi ilgilendirmesi gereken asıl şey, hayatıyla ilgili başka küçük ayrıntılardır. Zira Stefan Zweig‘ın, Bir Kalbin Ölümü de dahil birçok eserinin ruhuna, yaşadığı dönemin ağır şartlarından dolayı açıkça ifade edemediği eleştirel bir hava, derin bir hüzün ve acıdan kıvranan bir insanın çaresiz inleyişi hâkimdir. 

Stefan Zweig‘ın hayatı, tarihin en dehşetli korku ve cinayet imparatorluğunun hüküm sürdüğü yıllarda geçer.

Hitler‘in Avrupa’yı kasıp kavurduğu yıllar…

Devlet yönetimini ele geçiren Naziler, Alman Millet Meclisi’ni ateşe verip binlerce insanı kamplara sürer bu dönemde. Safkan olmadığı düşünülüp fişlenen insanlara vahşetin ve kaba kuvvetin yanı sıra oldukça ağır psikolojik işkenceler uygulanır. Sokaklarda binlerce kitap –Zweig‘ın kitapları da dahil- yakılır.

İnsanlar; geçmişlerinden, köklerinden ve bütün manevi bağlarından koparılmaya çalışılır. Aidiyet duyguları ve insani hisleri ellerinden alınıp ruhen yokluğa mahkûm edilir.

1938‘de Hitler‘in Viyana’ya girmesi ve Avusturya’yı dünya haritasından silmesiyle vahşetin boyutu daha çok artar. Stefan Zweig, çeşitli ülkelere kaçmak ve oralarda yersiz yurtsuz, köksüz, sürgün bir hayat yaşamak zorunda kalır. “Vatansız kişi” durumuna düşer.

Trajik Son

Sığındığı son ülke Brezilya olur. Tutkuyla bağlı olduğu ama Nazizm tarafından bir daha geri dönülemeyecek bir biçimde yok edildiğini düşündüğü Avrupa kültürünün, nasyonal sosyalizmin acımasız, kaba kuvveti karşısında belini bir daha doğrultamayacağına inanır. Ümitsizlikten kaynaklanan bu acıya daha fazla dayanamaz ve karısı Lotte ile birlikte intihar eder.

Bu büyük trajediden yaklaşık üç yıl sonra da Kızıl Ordu tarafından büyük bir yenilgiye uğratılan Hitler eşiyle birlikte intihar eder.

Ne garip, öyle değil mi?

İşte Bir Kalbin Ölümü‘ndeki “hiçliğe mahkûm edilen, yok sayılan, psikolojik şiddete maruz bırakılan ve bütün çıkış yolları kapatılan bireyin yitişi” hikâyesinin arka planında, bu korkunç dönemin izleri vardır. Aynı izleri, onun çok sevilen ve çok okunan eseri Satranç‘ta da görmek mümkündür.

Bir Kalbin Ölümü ve Son Söz

Stefan Zweig‘ın eserlerini değerli kılan en önemli unsur, farklı insan portreleri üzerinden yaptığı ruhsal betimlemelerdir. 

Onun bu özelliği “Üç Büyük Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski” gibi biyorafik eserlerinde de görülür. Zweig, yazarlarla ilgili yaptığı gerçekçi psikolojik çözümlemeler sayesinde, hem biyografilerindeki tarihsel anlatıma ayrı bir ruhsal derinlik katar hem de biyografi alanında kendisini, başvurulacak önemli kaynaklardan biri yapar.

Zweig, bu başarıyı gösterir göstermesine ama okurunun zihninde de bazı soru işaretleri bırakır:

Böylesine derinlikli analizler yapacak kadar insan ruhuna vakıf ve aynı şekilde, insan ruhu gibi, toplumların ve siyasetin de inişli çıkışlı olabileceğini çok çok iyi bilmesi gereken Zweig -her şey gibi- içinde bulunduğu şartların, yaşadığı vatansızlık ve hiçliğe mahkûm ediliş ızdırabının da bir gün mutlaka bitebileceğine ve her şeyin değişeceğine olan ümidini nasıl ve niçin kaybetmiştir?

Ve manevi ölüm de diyebileceğimiz böyle bir kayba sebep olan, insanları yokluğa ve ölüme terk eden devletler, bunun hesabını nasıl verebileceklerdir?

kitap (25)

Düşüncelerinizi yorum köşesinde bizimle paylaşın!

Dünya Edebiyatı Kitap yorumları

Yazar Hakkında

YORUMLAR
  1. Kadriye Ertürk

    Öykü severlerin okuması gereken ve daha önce Zweig okumayanlar için başlangıç eseri olabilecek bir öykü. Senin yorumunla da ayrı bir boyut kazanmış Şulecim. Emeğine sağlık. 🌹🌹

    • Teşekkür ederim Kadriyecim. 🙂
      Öyküseverler için harika bir tercih olur, evet. Bir de kalın kitaplardan ürkenler için ısınma mahiyetinde bir ön okuma olarak da değerlendirilebilir.

  2. Hüsna Öztürk

    Öncelikle yoruma giriş bölümü beni fazlasıyla etkiledi çok duygulandım. İnsanoğlu hakikaten çok nankör maalesef 😔 elindeki değerlerin farkında olan kişiler ne yazık ki azınlıkta…
    Yazarın yaşadığı sorunlar sıkıntılar herkesin kaldıramayacağı kadar ağır 😔 ama sonuçta hayat bir imtihan her sıkıntının ardındaki hikmetleri düşünüp güçlü olmak ya da güçlü olmak için Allah’tan yardım dilemek en doğrusu… Sonuç olarak okunması gereken eserlerden biri, muazzam yorumlarınız için teşekkürler 🔥 Hocam.

    • Samimi duygularınız, gerçekçi tespitleriniz ve insana güçlü olmayı telkin eden sözleriniz için asıl ben size teşekkür ederim.
      ❣️❣️❣️

  3. Dilek Aras

    Yaşadığımız hayatta kalbimiz bir değil onlarca kez ölüyor, yüreğimizdekileri anlayacakların yoksunluğu ile bu ölümleri sessizce sadece Yaradan’a sığınarak, onunla dertleşerek yaşamak kalıyor bize de… Yazar altmış beş yaşında acı gerçeklerle yüz yüze gelmiş ve sonrasında da ümitsizlik çaresizlik onun akıbeti olmuş. Biz ise bu dünyada ruhen ölsek de inancımızla ayakta durmaya çalışıyoruz. Çalıştığımızı zannediyoruz belki de… Okunması gereken güzel eserlerden birini bize tanıttığın için çok teşekkürler Şulecim

  4. Dilek Aras

    Hayatta insan bir defa değil belki birçok kez ruhen kalbinin öldüğünü zannettiği hadiseler yaşıyor ama öyleleri var ki boğazınızda düğümlenip ne aşağı iniyor ne yukarı çıkıyor sizi öylece soluksuz bırakmakla kalmayıp tüm ruhunuzu karabatak gibi girdaplara salıyor… Boğulma hissinin zirvelerindeyken cılız ümitlerle hayata tutunmak bir minik kıvılcım …
    Yazarımızın ümitlerinin bitmesi onun trajik sonunu getiriyor. Hikayesinde de bu ruh hali hakim. Her zamanki gibi yorumların tespitlerin harika Şulecim emeğine sağlık
    Aslında sabah başka bir yorum yazmıştım göndermeyi becerememişim sanırım . Teknoloji ile aram bozuk malesef 😔

    • Hassas bir kalp, sözcüklerin artık hiçbir anlam ifade etmediği, ümidinin tükendiği, mücadelenin hiçbir işe yaramadığı yerde susar. Ya da -dediğin gibi- kendisini anlayacak birini bulamadığında…

      Umarım kalplerimiz hiç susmaz Dilekcim.

      İçli, etkileyici ve zarif yorumların için çok teşekkür ederim.💞

      Gördüğün gibi ikisi de ulaşmış hedefine.👍🙂

  5. Derya

    Evet bir kalbin ölmesi kolay değil elbet. Bir kalp şüphesiz en çok adandığı bir kalp tarafından ancak öldürülür. Hangi kalbe adanmışçasına bağlı isen ve emek vermişsen ve bir gün hepsi boşa çıkarsa işte o zaman kalp ölür ki zaten kalp ölünce beden de canlı bir ölüdür artık. Burada bireyi güçlü bir inanma ve iman ancak riskli sonlardan korur. Eser çok güzel anladığım kadarıyla. Eline sağlık Şulem

  6. Eğer kalp, kendisini adayacak kadar sevmişse birini hiç vazgeçer mi?
    Evet, belki susar
    ya da ölür gibi olur belki de
    ama hiç vazgeçmez.
    Hele hele senin yüreğin gibi yürekler
    ne ölür ne vazgeçer.

    Güzel yürekli dostum, teşekkürler…💞

  7. Derya

    Teşekkür ederim Şulem. Seninle özelde de paylaştığım gibi bir insan en çok evlatlarına adanıyor çünkü çok emek veriyor. Elbette eş de sevilendir ama evlat çok farklı oluyor. Doğal olarak da bu kadar karşılıksız ve adanmışça gerçekleşen sevgi ve onun yuvalandığı kalp hele bir de hassassa en ufak bir sarsıntıda yıkılıyor ve kalp ağlıyor tabiri caizse. Yazarsa hem eş hem evlattan darbe yiyor ama benim için evlat en can yakan olurdu çünkü tam bir adanmışlık ancak evlada olan oluyor ve hayal kırıklığıda kalbin ölmesi de en şiddetli o noktada yaşanıyor

    • Ve evlat ne yaparsa yapsın ondan vazgeçilmiyor. Ne sevmekten vazgeçiliyor ne de fedakârlık etmekten.

      Ancak ikimiz de biliyoruz ki evlâtları sevmek demek, onları korumak adına cam fanusun içine almak değil, hayatın zorluklarına karşı vermeleri gereken mücadelede onlara destek olmak ama ipi göğüsleme hazzını yaşamaları için de geri planda ve uygun mesafede durmayı bilmek demektir.

      Güzel ve fedakâr anneye sevgiyle… 🙂

  8. Okunacaklar arasında duruyor. Zweig candır:)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir